Pazar, Haziran 16, 2024
AÇIK GÖRÜŞGÜNDEM

En Değerli Konfor ‘Toplumsal Barış’

VAHAP AKTAŞ

Geçen hafta sonu Ankara’da Bavder’in “Toplumsal Barış ve Genel Af” sempozyumundaydım. Öncelikle Bavder’e ve emeği geçen tüm dostlara teşekkür ediyorum.
Rahmetli Çetin Altan Türkiye’deki önem ve değer kavramlarına atıfta bulunarak şöyle bir tanımlama üzerinde durmuştu. “Türkiye’de önemliler, değerlileri imha etmek için uğraşırlar” diye. “Önemli”lerin imha edemediği kıymetli değerler ile bir arada bulunmak benim için çok anlamlıydı.

Yaşadığımız yüzyılın ve tüm insanlık tarihinin en büyük sosyal sorunlarından birisi, insanların ve toplumların birbirlerine karşı geliştirdiği olumsuz zihinsel yönelimler ve bu yönelimlerin bir sonucu olarak ortaya çıkan birlikte yaşama kültürünün zarar görmüş olmasıdır. Sadece bu asra, bu yüzyıla sıkıştırmak da doğru değil.
Geleneksel sosyo-politik ve kültürel davranış kodları ve aktarımlar bunda çok etkili. Tarih disiplini aslında anlamanın bilimi. İçinde insanın olduğu her şeyi anlama çabası: Terör, katliam, kölelik, soykırım ve daha nice çığlıklar. Türkiye’nin, Anadolu’nun tarihi, işitilmeyen çığlıkların tarihidir.

Türk toplumunda insan ilişkileri eskiden beri oldukça sert ve merhametsizdir. Asker millet anlayışının ve göçebe yaşamın bunda büyük etkisi var. İlişkiler entelektüeller arasında bile derinlikten yoksun, duygusal olmakla beraber derin şefkat duygusundan mahrumdur.
Totaliter rejimlerde herkes devlet içindedir, dışında veya karşısında bir yerde düşünülemez. Aksi bir durumda haklı da olsa cezalandırılır.
Totaliter rejimler tasfiyeci olmak zorundadır. Ve kendi gibi düşünmeyeni pasifize eder.
Devleti, devletçiliği kutsadığımızdan beri devlet zorbalaştı. Babailer isyanında zorbalaşan devlet, Şeyh Bederddin’de de zorbalaştı, Koçgiri’de, Dersim’de de, 6-7 Eylül’de de, Adnan Menderes’in, Deniz Gezmiş’in asılmasında da ve sayamayacağım bir çok hadise ve olayda zorbalaşan bir devlet anlayışı. Kimse de sormadı, nerde insanı yaşat ki devlet yaşasın felsefesi.

Öldürerek, yok ederek, katlederek hayatta kalmaya çalışan bir devlet. Devlet, bizde faşizmin, baskının, tepeden inmeciliğin kulağa hoş gelen adı oldu sadece. Devlet, hizmet birimidir, vatandaşına, yurttaşına hizmet eder, tuzak kurup hezimetler yaşatmaz.
Yaşadığımız beşerî havza, geleneksel kodlar ve tarihi aktarımlar bize şunu gösteriyor. Olayları, sorunları sadece teoloji ve etnisite üzerinden değerlendirmiş ve değerlendirmeye devam eden bir coğrafyanın değişmezliği. Katılımcı çoğulcu demokrasi, insan hakları ve eşit yurttaşlık çerçevesinde olaylara bakılsaydı, yaşadığımız coğrafya farklı olabilirdi.

Dünyanın belirli yerlerinde ve özellikle bizim yaşadığımız coğrafyada farklılıklarla beraber bir yaşam kültürü oluşturamayışımızın nedenleri ortaya konulmuş aslında.

Etnisite ve teoloji temelli politikalara birde doğu despotizmi eklenince iş iyice çığırından çıkmış vaziyette.
Yarışmacı, çatışmacı ve savaşçı bir toplum tasavvuru…
Devletin kutsanması ve bireyin devlet karşısında yalnızlığı. Devlet ile birey arasında hiçbir ara korunak, mekanizma bırakmıyor. Hepsi tasfiye edilmiş. Böyle olunca da devletin bireyi yok sayma ve determine etme dışında bir gayesi kalmıyor.
Tebaa, reaya olan bir halk. Yurttaş, vatandaş olma çabası, mücadelesi yok. Zaten hürriyetin, özgürlüğün en büyük düşmanı, halinden memnun olan köleler değil mi?
Yaşadığımız zaman ve havzada bugün itibariyle de değişen bir durum yok maalesef. Tahterevallinin havada asılı kalan çocuğu gibi; etkisiz, tepkisiz, kaderine razı.
Farklılıklarımızın, rengarenk olmamızın ve farklı renklerle bir yaşam ahengi oluşturmanın önünde o kadar çok engeller var ki, ama bunların üstesinden gelinebilecek tarihi ve sosyolojik pratikler de yok değil.
Bu çerçevede;
İnsanı inancından, etnik kökeninden, topluluk ile ilgili aidiyetlerinden soyutladığımız zaman hakikatte insan ortada kalmıyor. O zaman inancını, kültürel aktarımlarını, topluluk aidiyetlerin getirdiği ritüelleri rahatça yaşayabileceği, bireyin korunduğu geniş sivil alanlar oluşturmayı çok önemli buluyorum.
Devlet ile birey arasında aracı kurumlar, korunaklı mekanizmalar olarak adlandırılan STK’lar tesis edilmeli ve işlevsel bir görev üstlenmeli. Yirmi birinci yüzyılda siyasal örgütlenmelerden ziyade sivil toplum örgütlerinin dünya sevk ve idaresinde daha etkili konumda olacağını öngörüyorum. Sivil alan zemininde şekillenen sivil toplum bir yandan siyasi kültürün demokratikleşmesini sağlarken, diğer yandan da;

Ülkeyi ve toplumu küresel hegemonyaya

Ulusal totalirizme

Yerel kabileciliğe, kavmiyetçiliğe, gettolaşmaya karşı özgürleştirici bir rol oynuyor.
Sınıf temelli bir toplumsal yapı değil, değer temelli bir toplumsal yapının teşekkülü için mücadele edilmeli. Savunduğumuz, ait olduğumuz hangi ideoloji, hangi felsefi akım, hangi inanç olursa olsun akla olduğu kadar, kalbe de hitap eden bir sosyal ethos(değerler bütünü) getirebilmeli.

Toplumsal empati, toplumsal mutabakat ancak birbirini tanıma ve anlama ile olacaktır. Tanıma ve anlamada üslup büyük önem taşıyor. Üslup kimliğimiz. Dayatmacı, toptancı bir siyaset ve medya dili var. Değere, adalete ve eşitliğe dayalı siyasi, sosyal ve kültürel bir dil geliştirirsek, kişinin dindar veya seküler olması, Türk veya Kürt olması, Alevi veya Sünni olması, köylü veya şehirli olmasının bir anlamı kalmıyor.
Özgürlük, bilim ve inovasyon (her alanda, özellikle sosyal inovasyonları çok önemsiyorum) ve insan hakları, hukuk ve şeffaflık sağlıklı bir toplum inşasında en önemli sac ayakları. Bunları tanımayan batar.
Siyaseti, bilimi, sanatı özgürleştirmek başlangıç olmalı. Bu üç alanda kendi doğallığında bir hayat akışı akmaya başlarsa, insanlar kendi kimliklerine olan hapislerinden çıkarsa, diğer kimliklerin ihtiyaçlarını anlamaya çalışır, empati kültürünü geliştirirse bir şeylere zemin hazırlanır.

Artık, yarını konuşmak gerek. Her bir kimlik, farklılığını o ortaklık içerisinde kendi kimliğiyle katılabileceği bir ufuk bir umut inşa etmek gerekiyor. Ortak yarını inşa için. Yarını konuşursak, düne dönüp yaraları sarabiliriz.
Dönüp sadece tarihin içinden seçici ve kendi kimliklerimizin mağduriyetleri üzerinden intikamcı, rövanşist değil; en yakından başlayarak geçmişin yaralarını sarmalıyız.
Başka bir tarih okuması, başka bir yara anlatısı; yeni bir ufuk oluşturmanın önünde engel.
Birbirimizin yüzüne bakabilir hale gelme ısrarı ile, toplumsal barışı tesis etme temelli her adımın yeni bir ufuk yeni bir umut oluşturabilmesi dileğiyle…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir