Çarşamba, Haziran 19, 2024
GÜNDEMYAZARLAR

Ne Kadar Hukuk, O Kadar Ekmek…

Seçimler sonrasında ülkenin en önemli sorunu olarak gözüken ekonomik çıkmaza çözüm üretebilecek isim olarak Mehmet Şimşek, Hazine ve Maliye Bakanı olarak atandı. Atanmanın akabinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, yeni Hazine ve Maliye Bakanı’nın atacağı adımları kabullendiğini ifade ederek, Şimşek’in manevra alanını bir nebze özerkleştirmiş oldu.

CV si ve uluslararası kabul görürlüğü belirli bir heyecan yaratsa da somut adımlar atma konusunda ihtiyatlı bir politika tavrı sergileyeceği izlenimi verdi Bakan Şimşek.

Bunun ilk göstergesi de Merkez Bankası’nın geçen hafta ki faiz kararında ortaya çıktı. Merkez Bankası Başkanlığı’na atanan Hafize Gaye Erkan rüzgarıyla birlikte dört gözle beklenen faiz kararı açıklandı.

Karar öncesinde ABD merkezli Morgan Stanley’den, yine ABD merkezli Goldman Sachs’a, Reuters’ın ekonomi kurmaylarından, Bank of America’ya ve kredi derecelendirme kuruluşu Moody’se kadar dünya çapında itibarlı kurumlar, politika faizinin yüzde 25 ile yüzde 40 arasında olabileceği beklentilerinin olduğunu raporlar şeklinde sunmuşlardı.

Merkez Bankası faiz kararını açıkladı. 8,5 olan politika faizi yüzde 15 olarak belirlendi.

Karar, piyasanın beklentisinin altında kaldı. Mevduat faizi ile politika faizi arasındaki uçurum devam etti. Yazıyı kaleme aldığım gece 1 Usd: 26 1 Euro 28 ve 1 Sterlin 33 Türk lirası değerinde işlem görüyordu.

Yeni kabinenin ekonomi kurmaylarının başarılı olmasını, piyasalarda ihtiyaç hissedilen güveni oluşturmasını ve tırmanan dövizi durdurmasını, hatta mümkünse şu veya bu ölçüde aşağı çekmesini temenni ediyorum.

Ekonomistlerin genel ortak kanaatleri, “Güven tesis edilirse dövizin artışı durur, hatta Türk Lirası bir miktar kıymetlenebilir” şeklinde. Evet, burada anlam yüklediğimiz, içinin doldurulmasını istediğimiz sihirli kavram “güven” kavramıdır. Kabinenin, isimlerin ve hatta sistem değiştirmenin bu güveni sağlamadığı açık; zaten sistem bir çerçevedir, önemli olan o çerçeve içinde uygulanan politikalardır.

Bu bakımdan, öncelikle ekonomi politikalarının “rasyonel” olduğu konusunda güven yaratılabilmelidir. İktisatçılar, yeterli miktarda döviz üretemeyen bir ekonomide döviz ihtiyacını büsbütün artıracak büyüme politikalarının revize edilmesini istiyorlar.

Yıllardan beri her platformda dile getirdiğim bir nokta: Türkiye’de enflasyon, dolarizasyon, alım gücünün azalması, faizin durumu iktisadi değil, politik bir sorun.

Bununla birlikte benim üzerinde durmak istediğim konu, kurumların ve hukukun güvenilirliğidir.
Güvenilir, tarafsız, bağımsız yargı ve evrensel hukukun işleyişi sadece adalet hissi için değil, ekonomi için de aldığımız hava içtiğimiz su kadar zorunlu. Bunu tarihin her döneminde çekilen fotoğraflarda ki uygulamalar ile gözlemleyebiliyoruz.

İnsan haklarının, evrensel hukuk anlayışının, hak ve özgürlüklerin önemsendiği her uygarlığın iktisadi ve yaşamsal refah düzeyinde model medeniyetler inşa ettiklerini görüyoruz.

Tekrarı, tekrar ifade edelim; hukuk devleti arzusu, talebi; büyük kocaman hukukçuların, Yunanlı düşünürlerin veya liberal filozofların fantezisi değildir. Özellikle de yaşadığımız bu çağda emek verenlerin alın teridir, onurdur, çocuklarının geleceğidir, hürriyettir, adil yargılanma hakkıdır.

2001 krizi sonrası Ecevit hükümeti döneminde, yakın zamanda kaybettiğimiz rahmetli Kemal Derviş yönetimindeki reformlar, Merkez Bankası’nın bağımsızlığını güçlendirerek, bağımsız düzenleme ve denetleme kurumları oluşturarak ekonomi yönetiminde kurumsal güven sağlamıştı.

Bunun ardından AKP’nin AB uyum süreçlerinde atılan demokratikleşme adımları, AB reformları, Türkiye’de hem diplomatik itibar, hem ekonomik büyüme konusunda başarılı bir dönem yaşatmış, Türkiye’ye azımsanmayacak miktarda sermaye girişi olmuştu.

Kendi finansal sistemini ve adalet mekanizmasını bizim kadar hırpalayan başka bir ülke var mı?
AYM ve AİHM “Tutuklamayı gerektirecek deliller yok” diyor, yerel mahkemeler buna direniyor, üstelik tutuklama bile hukuka aykırı iken “ağırlaştırılmış müebbet hapis” cezası veriyor!

Deniz Yücel olayı, “Büyükada Davası” ve Rahip Brunson olayı yakın tarihte hatırladığım vakalar… Özenle üzerinde durmak istediğim, ülkemizin sadece iktisadi ve ekonomik değil kurumsal ve hukuki güveni restore edecek kapsamlı bir programa acil ihtiyacı var.

Bu konu, iktidarı ile muhalefeti ile sivil toplum kuruluşları ile tüm yurttaşların, vatandaşlarımızın soluduğu nefes, yediği ekmeği ile ilgilidir. Ülkemizin uluslararası itibarıyla yakından alakalıdır.

Ülkenin bütün yönetimsel mekanizmaları, kurumsal ve hukuki güven sorununu şahsi ve siyasi menfaatlerinin üstünde görebilmeli, gerektiğinde yine 2004’te olduğu gibi reformlar için birlikte hareket edebilmelidir.

Finansal rasyonalitenin sac ayakları; özgürlük, hakkaniyet, evrensel hukuk, adil piyasa ve ahlaki normlara dayalı sosyo-politik bir zeminin tesisidir.

Rosa Parks’ın, Gandi’nin, Luther’in mücadelelerinin üzerinden yıllar geçmiş, biz hala hukuk devleti diye çığlık atıyoruz…

Vahap AKTAŞ

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir