Pazar, Mart 3, 2024
AÇIK GÖRÜŞGÜNDEM

KHK’lı Tutuklu Babaya Mektup

Baba, gerçekten içimden gelse senden küçük verandalı taş evlerine denizin ihtişamının ses verdiği, dağların gölgesinde serin rüzgarların kekik kokularını taşıdığı yahut soğuğun yığınla yağmış karın üstünü kristalize ettiği yerlere gidip kafanı dinlemeni isterdim. Oysa şu an benim için zamandan ve mekândan izafi bir konumdasın. Yanlış anlama, bu içinde bulunduğun zaruri hal ile ilgili değil. Kafamın içinde ve hislerimde sahip olduğun sarsılmaz yeri anlatmaya çalışıyorum o kadar.

Şu sıralar kendime sınırsız felsefi yaklaşım ve insani yaşanmışlık üstünden bir etik değerler silsilesi, en açık anlatım ile bir ahlaki kavrayış ve sorumluluk inşası içerisindeyim. Müsaadenle senin bu inşa faaliyeti içerisinde ki katkılarından bahsedeceğim burada. Olgusal olarak yapacağım çıkarımlar eksik veya anlatım açısından zayıf olabilir şimdiden özürlerimi kabul etmen güzel olur.

Senin yaşam anlayışını iki açıdan kişiselleştirmiş durumdayım. Bunlar yalnızlık ve mücadeleden ibaret. Ayrıca bu ikisini şahsına münhasıran sentezleyerek ortaya çıkardığın bir karmaşa hali de söz konusu. Bu karmaşa halin toplum tarafından gariplik olarak algılanıyor desem yalan olmaz sanırım. Bu hali illa kavramsallaştırmam gerekirse ona “mania” yani delilik desem uygun düşer diye düşünüyorum. Burada manianın kullanımı senin özelinde değil toplumun algılayışı açısından bakılarak uygulanıyor durumda. Yoksa sana garip veyahut deli dediğimden değil.

Yalnızlığınla başlayalım. İlk olarak kelimenin direkt anlamıyla yalnızsın baba. Farklı zaman ve mekânlarda seninle aynı şeylerden nefret eden, aynı hedefe yürüyen hatta aynı niyete sahip bulunan insanlar bulunmuş olabilir. Seni bu durumda farklı kılan yani yalnızlaştıran olgu ise senin yönteminden kaynaklanıyor. Hareketinin işlevsel olması için öncelikle kendinle ilgilenmek ve kendini değiştirmek istiyorsun. Bu kısmi soyutlanma içerisinde yıllar boyu ne zorluklar yaşadığına ilk elden şahidim.

Görülen toplum içerisinde yaşam anlayışın, tutkuların ve hayallerin bu zaman açısından genel olarak pek önem verilmeyen kaynaklara dayandıkları ve muhtemelen farklı oldukları için seni yalnızlaştırıyorlar. Oysa ki fikri açıdan bakılırsa doğruya iştiyakta Ebu Zer, insanları ve onlarla ilgili durumları tanımlamada Stefan Zweig, ilime şevkle sarılmakta Cemil Meriç ve samimiyet açısından benimle berabersin. Samimiyet konusunda sadece bireysel ilişkimizden bahsediyorum, diğer örneklerde ki gibi genel bir tablodan değil. Yoksa yaşamı samimi olarak yaşamak açısından benden çok daha iyi olduğun su götürmez bir gerçek. Yalnızlığın da oldukça samimi. Genel olarak kendine yeten, kendisine güvenen ancak arka planda sürekli bir sorgulama haliyle kendisiyle çatışan hatta bazen barajlardan tahliye edilen sular gibi boşalarak kendisini yeren yüce bir yalnızlık gösterisi seninkisi. Korkulardan arınmış ve saflığa yönelmiş bir yalnızlık. En yüce olanın korkusu (saygısı) ve ona olan imanın kalbinde başkasına köle olmaya imkan vermiyor durumda. Kierkegaard için Hz. İbrahim’in imanı ne derece mükemmelse benim içinde senin bu samimi yalnızlığın işte o kadar mükemmel (Kierkegaard- Korku ve Titreme). Bu samimiyetten çok uzak olabilirim ancak dünyadaki en hoş ve ulaşılması en gerekli olgu bu benim için. Pürüzsüz, yumuşak bir halı içinde kıymık olmak her babayiğidin harcı değil. Oysa senin kendi mumunu yakmak için harcadığın çaba ne kadar da kutsi ve muazzam.

İşin mücadele kısmına geçelim. Sorgulama sonucunda varılan karara eşlik eden sebat ve elde olmayan belaya karşı gösterilen sabır. Söylemesi ne kadar kolay geliyor olsa da gerçekleştirmenin ne kadar zor olduğunu bizzat senin hayatın ile belli. En önemsiz görülen durumda bile doğruyu saptamak, uygulamak ve haksızlığa karşı kazanç hesabı yapmadan karşı durmak. Basitçe doğru düşünce, söz ve davranış. Çoğunlukla yakındığın gibi bunları bu yozlaşmış, kaypak dünya şartları içerisinde gerçekleştirebiliyor olmak. Üstelik sana karşı uygulanacak yaptırımları düşünmeksizin hiçbir geri adım atmadan. Dışarıdan bakanların gözden kaçırdıkları nokta senin bu yola hali hazırda yalnızlığı sahiplenerek ve korkularından arınmış olarak çıkmış olman. İnsanların en azından ilk bakışta senin bu haline bu kadar şaşırıyor olmaları bu sebeple sanıyorum.

Hedefine en yakın yoldan ulaşmaya çalışıyor, duruma göre şekillenmiyor yani siyaseti araç olarak kullanmıyorsun. Bunun sonucunda mücadelenin seyri zamana göre şekillenmiyor ve eline pek gözle görülür kazançlar geçmiyor. Oysa vicdani bir rahatlık duyuyorsun bundan zaferin değil seferin gölgesi yeterli oluyor sana. Bir mücadele için bundan daha güçlü bir motivasyon kaynağı bulunabileceğini sanmıyorum. Böyle bir adanmışlığın dışavurumu olan iradi ve ruhi yücelik her zaman insani acziyetinin farkında olmanla birleştiğinde yok edilemez bir ahlaki değer ortaya çıkarıyor. Öyle ki Romalı stoikler davranışsal açıdan böyle bir iradeyi kıskanırlardı. Bu tür bir ahlaki yaklaşımın ölüm düşüncesinin korkunç dallarını dahi insanın gövdesinden söküp atmaya muktedir olması buna sebep olan.

            Gelelim yalnızlık ve mücadeleden sentezlediğin maniaya. Dışarıya karşı korkusuzluk ve hiçbir şeyi sakınmadan mücadele etmen doğal olarak senin anlaşılamamana sebep oluyor. Bu noktada davranışların da fikriyatın kadar etkili durumda. Sokratik bir yöntemle toplumu uyarmaktan daha çok kendi benliğini ve kimliğini toplumdaki kurulu düzeni eleştirirken ortaya çıkarmak denilebilir. Mania açısından Atinadaki Diogenes’ten daha çok klasik Yeşilçam Kemal Sunal’ına benzediğin söylenebilir. Hareketlerin topluma, siyasete ve haksızlıklara karşı anarşik bir güldürü niteliğinde. Muhtemelen en çok bu bölüm hoşuna gidecektir. Toplumsal olaylara genellikle sonuç üzerinden bakıyor olman ve kendini yerme düşüncesinin sende bazen mazoşistik bir zevk uyandırıyor olması beni bu sonuca itti. Belki de bunları okurken hunharca kahkahalar atarak, “İşte bu benim oğlum.” diyerekten keyifleneceksin. Farklı, rahatsız eden olarak algılanıyor, lanse ediliyor olmanın sana sonuçta doğru yerde durduğunu düşündürmesi de bunda etkili.

Özellikle belirtmek istiyorum ki, sende kesinlikle dehadan izler görülmekte. Hayattaki başarıların veyahut emeklerinden dolayı değil. İlk olarak sıradan şeyleri önemseyebilmen, onlara şaşırabilmen ve onları takdir edebilmen kanıtlıyor bunu. Zweig’e göre deha Dostoyevski’nin alnının mermer kubbesinde, Tolstoy’un çelik gibi sert ve parlak bakışlarında gizliydi (Stefan Zweig- Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar). Senin dehan ise kimi zaman hayatı hafife alarak, kimi zaman kendini kaptırarak gülmenden dolayı gözlerinin kenarında oluşan kaz ayaklarında saklı. Mania halindeyken aşağılanmış hissetmenin aksine zafer kazanmış gibi coşarak en içten halinle gülüyorsun çünkü bu kibirli dünyaya karşı. Bunları yazıyorum çünkü artık eskisi gibi kendini açığa çıkarman için somut üretim araçlarını kullanman gerektiğini düşünmüyorum. Hareketlerin ve davranışlarının da bir üretim olduğunu ve bazen çok küçük şeylerle bile kendini ifade edebildiğini gördüm. Belki seni anlatacak bir Platon çıkmayacak ama beni de hor görme seni yazmaya değer bulduğum için.

Üstelik şu bir gerçek ki sana bahşedilen fıtrat ve yeteneği en iyi biçimde kullandığına şüphe yok. Belki Aristo’nun Altın Orta’sına ulaştığın söylenemez ama bu açıdan Nietzche’nin üstinsanına yakın olduğun su götürmez. Sana verileni hayatın karmaşasından kendine göre anlamlı bir düzene çevirebiliyor olman insan-ı kamil olma yolunda ilerlemek için iyi bir örnek. Bu yüzden kimi zaman karanlığa boğulmana karşın ayakta durabiliyor olmana pek şaşırmamak gerekli.

Ebu Zer gibi yalnız yaşayıp, yalnız ölüp ve yalnız haşrolunma fikri senin için ne kadar heyecan verici ve sevimli biliyorum. Ne var ki şunu da unutma, bu dünyada azımsanmayacak sayıda gönüle girebildin. Paradoksal bir biçimde yalnızlığının sınırlarını genişlettiğin nokta işte burası. Bu konu fikri halinden çok sevebilme yeteneğinden kaynaklanıyor olsa da, düşünsel ve eylemsel açıdan duygularını kullanman ve insanlara sevildiklerini hissettirebiliyor olman her halükarda takdire şayan. Senin bana göre zamandan ve mekandan izafi olmandan kastım işte tam olarak buydu. Fiziki açıdan değil şahsi olarak öylesin. Zira işte bunlar senin bana 21 senede bıraktığın hissi ve fikri miraslardır. Senin aklıma kazınan anıtlarındır bu satırlar. Sen koltuk değneklerinle yürürken benden nasıl destek alıyor idiysen bende yaşarken işte bu mirastan öyle faydalanmaya çalışıyorum.

Son olarak sana söylemek istediğim birkaç şey daha var. Sen belki aptal oldun ama korkak olmadın. Belki yersiz yere doğruları söyledin ama yalancı olmadın. Belki kazanamadın ama dürüst dövüştün. Acı çektin, zulme uğradın ama feryat etmedin, karşılık vermedin, tevekkül ettin. Belki başaramadın ama hep didindin. Bunları sakın unutma ve bunlardan sakın utanma. Bu dünyada galibiyeti herkesten öğrenebilirken mağlubiyeti öğrenebileceğimiz çok az sayıda insan var ve ne yazık ki, bir yandan da çok şükür ki, sen de onlardan birisisin.

Kendini takıntılı ve hastalıklı bir adam olarak görmen dahi kendine haksızlık etmene gerekçe olamaz. Nasıl yaşadığını hatırla ve kendini hor görme. Her zaman söylediğim gibi, senin değerin insanların sana karşı tutumlarıyla ve hatta senin kendine karşı tutumunla belirlenemez. Senin aksine karmaşadan zevk alan birisi olarak senin hakkında yazmak hoşuma gidiyor. Basit yaşamak karmaşık bir olgu olduğundan olsa gerek. Sen olsan beni güzel gülen bir insan olarak tarif edip bırakabilirdin. Ne yazık ki ben ne senin kadar samimi ne de yetkinim bu konuda. Umuyorum ki pişmanlık duyup kendini değiştirmeye çabalamak yerine daha güçlü farkındalıklara ulaşırsın. Unutma bu sana verilen bir öğüt değil yalnızca zaten üstesinden gelebileceğin bir şey olduğunu belirten bir hatırlatma.

Seni sevmek için herhangi bir sıfata, aracıya, nedene ihtiyaç duymayan arkadaşın, oğlun…7/7/2017

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir