Pazar, Mart 3, 2024
YAZARLAR

2023, Akıl ve İtidal

2023’ün ilk günlerini geride bırakıyoruz.  Yeni yılın tüm insanlık için sağlıklı, mutlu, bol kazançlı ve bereketli olmasını diliyorum.

Temennimiz, dileğimiz bu doğrultuda ancak ekonomik-politik gelişmeler ve işaretler bu yılın çokta kolay geçmeyeceğini fısıldıyor kulağıma.

Mesele sadece Haziran’daki Cumhurbaşkanlığı seçimi değil. Evet, bu seçim siyasi tansiyonu mutlaka yükseltecek. Yazıyı kaleme aldığım bu günlerde seçimin birkaç ay erkene alınması ve Millet İttifakı’nın aday belirsizliği etrafında tartışmalar yoğunluk kazanıyor.

Türk siyasi geleneğinde seçim tarihi yaklaştıkça ve adayların netlik kazanmasıyla birlikte politik gerilimin sürekli yukarı doğru tırmandığı muhakkak. Bu durum ülkenin yönetimini zorlaştırıyor, küresel itibarına zarar veriyor, ekonomisini sarsıyor. Hepimizin üzerinde bulunduğu gemi aşınıyor yani. Bu faturanın tüm sorumlusunun “öteki taraf” olduğunu vurgulamak da pek bir şey değiştirmiyor, bir çözüm oluşturmuyor.

Her seçim sath-ı mailinde bu boyutta bir enerji kaybına, toplumsal ayrışmanın onarılmaz yaralar açmasına ve seçim ekonomisi dediğimiz bir garabet neticesinde zaten alım gücü alabildiğine düşen bir halkın yoksulluk, yoksunluk çığlıklarının yükseldiğine defaten şahit olmadık mı?

“Aynı gemideyiz” klişe metaforu üzerinden gidecek olursak, geminin güvertesinde farklı dinamikler, gruplar, değerler, çıkarlar var. 

Birbirleriyle bazen çatışır, bazen yarışır, bazen de kavga ederler. Meşru zeminde çatışmalar, kavgalar, yarışlar kaçınılmaz ve olmalıdır da.

Ancak ve mutlaka kaçınılması, uzak durulması gereken bir ateş var ki: Aman dikkat!!!

Çatışmaların, yarışların, kavgaların güverte üzerini aşıp, geminin motorlarına zarar vermeye başlamasının, mekanik sistemini tahrif etmesinin, infiale uğratıp geminin su almasına zemin hazırlayan yıkım ve tahribata dönüşmesinin önüne setler oluşturmak gerekiyor. Çok geç olmadan…

Suçu veya olumsuzlukları sadece öteki üzerinden politik bir tavırla değerlendirdiğimizde çatışmanın daha da şiddetlendiği gerçeğine çoğu zaman şahit olduk.

Birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz dönemlerde, yüzyılı aşkın bir hastalığımız olan çatışma, kavga illetine neden yakalanırız ki…

Bu illet hastalığa yakalanmamızın birkaç sebebi var.

Biri, multi etnik yapıya sahip olan bir imparatorluğun bakiyesi olmamıza rağmen yekpare bir millet olma inatlaşması.

Bu inatlaşma, millet içindeki farklı kültürel damarların, diğerlerini de kendisine benzetmek istemesi sonucunu doğuruyor. Buna dönüştürme fetişizmi de diyebiliriz. Bitmek bilmeyen dayatmalar, habire tepkiler ve karşı-tepkilerle boğuşuyoruz tükenmeden, bıkmadan.

İkincisi rövanşizm budalalığı. Öyle ki mağduriyet yaşamış, dayatmalara, tepeden inmeciliğe maruz kalmış bir düşüncenin veya siyasal ideolojinin iktidar olduğunda, gücü eline geçirdiğinde mağdur ve mustarip olduğu konularda cellatları kıskandıran bir ceberut tavır sergileme tenakuzu, çıkmazı.

Üçüncü sebep, hayat-memat düzeyinde iktidar olma hevesi, iktidarın çok önemli mühim bir şey olması. Bizde devlet, çok kudretli, merkezî ve sınırsız bir deniz. Onu yöneten, bürokrasiye, iş dünyasına, üniversitelere, büyük oranda medyaya hükmedebiliyor. Açıkçası suyun gözü, çeşmenin başı.“Yorgan” bu kadar büyük olunca, “kavga” da büyük oluyor.

Bu ve benzeri sorunlara çözüm bulamadığımız müddetçe bireysel, toplumsal ve siyasal adabı ideal anlamda yakalamamız mümkün değil.

Daha güvenli, daha çoğulcu toplumsal ve siyasal kültür oluşturma çabası ile sorunlara daha kalıcı çözümler üretmemiz mümkün.

Bu gemiyi mekanik sistemine zarar vermeden yüzdürmek hepimizin boynunun borcu.

Haydi bırakalım heybemizdeki bütün yorgunlukları, kırgınlıkları, hayal kırıklıklarını…

Yarına yepyeni bir pencereden bakma zamanı gelmedi mi?

Önümüzdeki dönem için siyaseti, bilimi, sanatı özgürleştirmek başlangıç olmalı. Bu üç alanda kendi doğallığında bir hayat akışı akmaya başlarsa, insanlar kendi kimliklerine olan hapislerinden çıkarsa, diğer kimliklerin ihtiyaçlarını anlamaya çalışır, empati kültürünü geliştirirse bir şeylere zemin hazırlanır.

Yoksa…

Akıntıya sürüklenmek, ilerlemek değildir.

Vahap AKTAŞ

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir