Pazar, Mart 3, 2024
YAZARLAR

Nahit Emre, 41 Elmas Emekçisi, Ölüm ve Yitik Sevdalar

Ne garip bir mevsim sonbahar. Yaprakların sararıp solmasına, toprağa düşmesine alışmıştık da bu kadar canın, cananın, yârin, babanın, evladın toprağa düşüşüne, ayrılıp gitmelerine efkarlandı duygular, titredi dudaklar, ürperdi küçücük kalpler…

Bu hafta etrafımda o kadar çok ölüm hadiseleri gerçekleşti ki. Yakınlarımdan, arkadaşlarımdan, yaşamı yaşamım ile kaderdenk olan dostlarımdan, gencecik ve çok başarılı Nahit Emreden ve Bartın/Amasra’da ailesinin maişetini sağlamak, onları daha mutlu edebilmek, bir gülüşlerini yakalayabilmek için çok ağır şartlarda çalışmak zorunda kalan yüreği elmas olan emekçilerden… Ve ardında bıraktıkları çocukları. Küçücük kalpleriyle o kadar büyük bir yükün altına girdiler ki…

Bilmiyorum çekilen ızdırap ne derece azalır, yürek alevden bir top haline dönüşmüşse? Kor aleve serpilecek suyun mutluluk olabilmesi bir aldanış da olabilir? Olsun aldanış olsun. O kocaman yangınlardan arta kalan yanıklara bir nebze de olsa merhem olmak…

Hani gün batımında yolunu, yönünü kaybetmiş, henüz uçmayı yeni yeni öğrenmeye başlayan kuşlar olur ya gökyüzünde, şu anda babalarını kaybetmiş güvercin kalpli çocuklar da onlar gibi endişeli ve ürkek. Empati yapıp dile getirmeye çalıştım o küçücük yüreklerin duygularını.

Mümkün mü? İmkânı yok ama, denedim işte. O mahzun hislerin hissedarı olmaya çabaladım.

Hüznün karanlık kuyusundan yankılanan o Yusufi ses tonuyla mırıldandıklarını duyar gibiyim.

Konuşsana, söyle baba gökyüzünde uçan kuğuların, kuşların da hayalleri hülyaları var mıdır o küçücük ve tatlı kafalarında? Bir sonraki gün nerelerde uçacaklarının hülyasına kapılırlar mı hiç? Kuşlarda, kuğularda ses vermiyor baba, onlarda mı hüzünlü? Onlar neden suskun ki? Onlarda mı yoksa sana hasret kaldılar.

Gördün mü bak! Bende cevap alamıyorum işte!

Hem benim ki, kuşların sessizliği kadar kısa değil baba. Yıllardır hasretim sana. Anlatsana! Yine sensizim ve kimsesizim, yine mutsuzum cümlelerini kurdun mu hiç okul bahçesinde yürürken. Hiç ağladın mı pencereden ciğerparesini elinden tutmuş parka götüren bir babaya bakarken? Ve hiç canın acıdı mı sabah tıraşını olmamış bir yüz yanağına değerken? Ya da yemek masasında boş kalmış yerinin tatsızlığını, acılığını tadarken…

Boş ver baba kuşlar da gidiyor zaten bu hazan mevsiminin akşamında. Onlar da terk ediyor beni. Ve yüreğimin baba sevgisiyle boş kalan parçasına ılık ılık bir rüzgâr esiyor şimdi.

Her ölüm, bir sonbahar ikindisinde ılık bir rüzgârın belli belirsiz salladığı mezarlık çiçekleri gibi unutulmuşluğa, yalnızlığa ve müstakil biri olmaya savuruyor beni.

Gün batımında esen rüzgarlarda, yoksa mazinin bütün acılarını sürükleyerek mi esiyor ne?

Söylesene baba ölümünü mü hatırlatıyor bu sonbahar akşamı? Dualarda buluşalım desem gelip beni bulur musun cümlelerimdeki sırlı sözcüklerden? Yoksa sen de vakti unutup sevindirir misin zamanı bana karşı?

Seni anlattım tüm insanlığa. Kimisinde bir hicran ağıtı oldun, kimisinde ağlatan bir kahkaha. Onlar güldükçe, ben ağladım imkânsız vuslatımıza.

Ölümün çok çabuk geldi, gecenin zifiri karanlığını indirdi yavaşça. Yıldızları dul bıraktı. Gök ve gök ehli yasını tuttu. Hüngür hüngür yağdı göz pınarlarından…

Her şey duyabileceğimden fazlasıydı o sırada, dünyalar kadar sessiz değil.

Sessizde kalamazdım…

Vahap AKTAŞ

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir