Pazar, Mart 3, 2024
YAZARLAR

Fay Hattı…

İslam dünyasındaki mevcut rejimler sadece siyasetin tabiatını olumsuz yönde etkilemekle kalmıyorlar, bunun yanında toplumsal hayat ve insan zihni üzerinde ağır blokajlar da kuruyorlar. Zihinsel blokajlar Müslüman bireylerin kişilik sahibi birey ve evrensel bir topluluk olmalarının, birbirleriyle yakından ilgili siyasi bir bilinç kazanmalarının önünde devasa engeller olarak duruyor.

Bu hafta İslam dünyasında Pakistan- İran -Türkiye fay hattını yakın tarih adesesinden bir bakış ile değerlendirmeye çalıştım. Tabii bunda İran’da Mahsa Amini’nin öldürülmesinin büyük etkisi var.

Aslında İran geçmişten günümüze sık sık büyük protestolara sahne oluyor. 1999’daki öğrenci ayaklanmaları, 2009 daki Cumhurbaşkanlığı seçimindeki protestolar, 2017’de İran’ın en büyük ikinci kenti olan Meşhed’de başlayıp tüm ülkeyi saran protestolar, 2019 protestoları ve son olarak Mahsa Amini’nin öldürülmesinden sonra başlayan protestolar. Protestoların dip sebeplerine bakıldığı zaman; ekonomik kriz, totalitarizm, hayat pahalılığı, işsizlik, artan yoksulluk, su krizi, insan hakları ihlalleri ve toplumsal cinsiyet ayırımı gibi başlıkları sayabiliriz.

Coğrafyaya biraz daha geniş baktığımızda Pakistan ve ülkemizdeki sorunlarında benzerlik gösterdiğini gözlemleyebiliyoruz. Tarihsel arka plan ve aktarımlarının bunda etkili olduğu muhakkak.

Tarihler 1970 li yılların başını gösterirken Pakistan’da Zülfikar Ali Butto rüzgârı esmekteydi. 1976 seçimlerini de kazanan Butto ordu içerisinde daha başarılı ve kıdemli subaylar varken Ziya ül-Hak’ı genelkurmay başkanlığına tayin ediyordu. Bu stratejik hata Zülfikar Ali Butto’nun sonunu hazırlayan bir hamle olarak kayda geçmiştir. Zülfikar Ali Butto nezdinde Ziya ül-Hak zararsız bir generaldi, fakat gelişmeler bunun böyle olamadığını gösterdi. 1977 yılında Butto ve yedi partinin bir araya gelmesiyle oluşan Pakistan Ulusal Birliği arasında seçimler konusunda gerilim oluşup büyük tartışmalar başlayınca, Ziya ül-Hak da yönetimi ele geçirmek için hazırlıklarına başladı. Gerilim zirve noktasına ulaştığında, Ziya ül -Hak Temmuz 1977’de kansız bir devrim yaparak Butto yönetimini indirmiş ve Pakistan’ı askeri vesayetin tahakkümü altında bırakmıştı.

Muhammed İkbal’in membaı olan bu saha, evrensel akıldan yoksun, yerelliğin bağnazlığında boğulmuş, ulusal ve yerel kodaman artıklarının cirit attığı bir sahaya dönüşmüştür.

Bu dönemin diğer hareketli coğrafyası İran toprakları. Medler’e, Perslere, Sasaniler’e ve Safevi gibi gelişmiş medeniyetlere beşiklik etmiş, dünyanın en eski kültürlerin havzası. Tebriz, İsfahan, Şiraz gibi hazinelerin saklandığı sanduka. 

Dünya 1970’lerin ortalarında küresel bazda çalkantılı bir dönemin içerisindeydi. ABD’de Jimmy Carter’ın başkan seçilmesi ve ajandasında insan haklarına geniş ölçüde yer vermesi, İran ‘da gizli tutuklamalar ve işkenceler ile ismi anılan Şah’ı hem ulusal hem de uluslararası boyutta zor durumda bırakmıştı. Petrol krizi ile birlikte ekonomik krizin etkilediği İran’da, Şah’ın sağlığının bozulması ile birlikte iktidar zor dönemler yaşıyordu.

1977’de Humeyni’nin akıl hocası ve aynı zamanda Paris’teki Sorbonne Üniversitesi’nde doktora yapmış olan Ayetullah Ali Şeriatmedari’nin ve Humeyni’nin büyük oğlunun ölmesi din çevrelerinde büyük kargaşaya yol açmıştı. Zira Ali Şeriatmedari, “Öze Dönüş” teorisini ortaya atarak geleneksel Fars milliyetçiliğini ciddi şekilde etkileyen ve din ile özdeşleşen kültürel kimliğe geri dönmenin emperyalizmle mücadelenin anahtarı olduğunu vurgulayan kişi olmuştu. Bu kişilerin ölümü, demokratlar, liberaller, sol hareketler ve Humeyni taraftarlarının oluşturduğu muhalefet kanadında Humeyni taraftarlarının daha da baskın olmasının önünü açmıştı.

Şah’ın 16 Ocak 1979’da maiyetindekilerle beraber ülkeden kaçması sonrası, 1 Şubat 1979’da Humeyni bir Air France uçağı ile Paris’ten ülkesine dönmüş ve üç milyon kişi tarafından karşılanmıştı. Artık İran’da Şah rejimi devrilmiş ve Humeyni tek lider olarak ortaya çıkmıştı. Sonrasında ise Ekim 1979’da Şah, kanser tedavisi görmek için ABD’ye sığınmıştı. Şah’ın ABD’ye sığınması üzerine İran halkı çok öfkelenmiş, Şah’ın İran’a iade edilip Devrim Mahkemelerinde yargılanmasını isteyen öfkeli bir grup öğrenci 4 Kasım 1979’da Tahran’daki ABD Büyükelçiliğini basmış ve 66 büyükelçilik personelini 444 gün boyunca rehin tutmuştu.

İran Devleti’ne günümüze kadar uygulanan ambargo ve devrim sonrası siyasal iktidarın baskıcı, tepeden inmeci müdahaleleri, İran devletinin ve halkının, uluslararası ve yerel siyasette zor dönemler yaşamasına sebebiyet vermişti.

İran’da büyük bir özgürlük hareketinin yaratılmamış olması da devrimin kaynaklarından beslenen jenerasyondaki kişilerin hâlâ İslâm Cumhuriyeti rejimini bir kurtarıcı ve dominant unsur olarak görmeye devam etmelerinden kaynaklanmaktaydı. Mahsa Amin’in ölümü ve sonraki olaylar bunun kısmi de olsa değiştiğini ve değişeceğini göstermektedir.

Ve…

Takvim yapraklarındaki tarihler 12 Eylül 1980’i gösteriyordu. Demokrasinin unutulmayan kara lekesi sabaha karşı uygulanmaya konulmuştu. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tahsin Şahinkaya, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer ve Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Sedat Celasun’dan oluşan darbeci Milli Güvenlik Konseyi, bütün yetkileri ele geçirmişlerdi.

TBMM lağvedilmiş, ülke genelinde sıkıyönetim ilan edilmiş siyasi partiler ve sivil toplum kuruluşları hedef alınmıştı. Siyasi partiler kapatılmış, Süleyman Demirel ile Bülent Ecevit’i Hamzaköy’e, Necmettin Erbakan ile Alparslan Türkeş’i ise Uzunada’ya sürgüne göndererek siyasi yasaklar getirilmişti.

Antidemokratik uygulamalarına her gün yenisini ekleyen darbeciler, acısı yıllarca hafızalardan silinmeyecek idam kararlarına da imza atmışlardı.

Takvimler 9 Ekim 1980’i gösterdiğinde Necdet Adalı ile Mustafa Pehlivanoğlu ve daha sonrasında yargıtayın iki kez itirazına rağmen 17 yaşındaki Erdal Eren yaşı büyütülerek idam edilmişti.

Kenan Evren’in Erdal Eren için söylediği “Asmayalım da besleyelim mi?” ifadesi, darbecilerin insan hakları ihlali konusunda sınır tanımayacaklarının itirafı olmuştu.

Kanlı ve acımasız uygulamaların yanı sıra demokrasinin askıya alındığı süreçte 650 bin kişi gözaltına alınmış, 210 bin davada 230 bin kişi yargılanmış ve 7 binden fazla kişi hakkında idam talep edilmişti.

Hukukun askıya alındığı o günlerde, 517 kişi ölüm cezasına çarptırılmış ve 50 kişi hakkında idam kararı yerine getirilmişti.

Onlarca gazeteci hakkında binlerce yıla varan hapis cezası istenmiş, 14 bin kişi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından çıkarılmış, 30 bin kişi ise “sakıncalı” olduğu iddiasıyla işinden edilmişti.

1977-78 Pakistan’da, 1979’da İran’da ve 1980’de ülkemizde cereyan eden darbeler, devrimler, ihtilaller; çoğulcu demokrasiden, insan haklarından, eşit yurttaşlıktan ve insanca yaşamdan o kadar çok değerler alıp götürmüş ki…

Çoğulcu ve katılımcı demokrasi olmazsa, insanlar hak ve özgürlüklerini kullanmazsa ve hele adalet, evrensel hukuk normları olmaz ve işlemezse hayatın, yaşamın ne anlamı kalır.

Özgür olmazsak dinin anlamı kalmaz, adalet olmazsa iktidarın, haklar ve hak arama yolları olmazsa insan olmanın anlamı kalmaz.

Sırtını; akla, bilime, evrensel hukuka ve inovasyona dayamayan, düşer…

Bakalım, bu coğrafyalarda gün doğmadan meşime-i şebden neler doğacak, mücadele edip bekleyip görelim.

Vahap AKTAŞ

One thought on “Fay Hattı…

  • Erdal çakır

    Güzel bir yakın tarih özeti. Biraz daha günümüze de gelebilse idik. Son zamanların da yorumlarını bekliyoruz.

    Yanıtla

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir