Bütün Zamanların Kurbanları, Kadınlar

İnsanlık tarihinin her döneminde en büyük zulümleri, mağduriyetleri kadınlar yaşamıştır. Ve yaşamaya da devam etmektedir. Fırtınalar en çok onların üzerinden kopartılmıştır. Erkeklerin hırslarının / ihtiraslarının mezeleri kılınmıştır. Bunu kah töre-kültür kah din adına yapmışlardır. Daha da ilkel olanı ise kadını sadece cinsel bir obje olarak düşünüp onu nesnel bir meta gibi gören zihniyettir.

Bugün yine bu insanlık trajedisinin farklı versiyonlarını yaşamaya devam ediyoruz. Bu yazıyı kaleme almamın sebebi boşanma sürecinde olan bir yakınımın kızının yaşadığıdır. Hikâyeyi dinleyince düne ve bugüne dair yaşadıklarım-gördüklerim zihnime hücum etti birden.

Çok eskiye gitmeyeyim. Son 30 yılımız bu insanlık trajedisine ayna tutan önemli bir dönemdir. 28 Şubat sadece1990’larda başörtülü öğrencilerin ve kamu personelinin yaşadığı dönemsel bir trajedi değil; belki de bir asırlık siyasal sürecin 1990’larda su yüzüne çıkmış haliydi. Siyasal rejim, tek tipleştirilmiş; itaatkar bir toplum tasavvuruna sahipti. Bu tabloyu bozacak bir karşı hareket, bir muhalefet istemiyordu. Dikensiz gül bahçesi arzu ediyorlardı. Onun için de kamu gücünü kullanarak, insanın en tabii hakkı olan inanma ve inandığını yaşama hürriyetini engellemeye çalıştılar.

Yasaklarla dindar kesimi; özellikle kadınları kamusal alanın dışında tutmaya çalıştılar. Haliyle 1980’lerden itibaren kamusal alana girmek isteyen dindar kesimle, yasakları devam ettirmek isteyen müesses nizam bekçileri karşı karşıya geldiler.

Kadın öğrenci ve kamu görevlilerinin bu en tabii haklarını kendilerine çok gören dayatmacı, tek tipleştirici bu azınlığın güdümündeki siyasal yönetim, temsil ettikleri gücü akıllarıyla değil; kinleri, husumetleri ve hırslarıyla hareket ederek toplumu siyaseten gerdiler, cepheleştirdiler. Akıldan, ilimden, hikmetten ve ahlaktan yoksun bir mühendislik projesi uyguladılar ve karşılığında çok büyük bir toplumsal tepkiyi biçtiler.

Haliyle bu tür kaotik ortamlardan siyasi rant temin etmeye yönelik siyasal hareketler gelişti. Siyaset pazarlamacıları, simsarları, kadın mağduriyeti üzerinden siyaseten mevki kazanmak arzusuyla hareket ettiler. Bir bakıma 28 Şubatçılar, karşı hareketi beslediler ve geliştirdiler. Onları iktidara hazırladılar. Bu tür süreçlerin kanuniyeti budur. Dayatmacı¸ yasakçı totaliter rejimler kendilerinden sonraki rejimin aktörlerini de inşa ederler. 2000’lı yılların başında da bu oldu.

Emanet el değiştirerek karşı tarafa geçti ve yine siyaset mekanizmasının en önemli konusu, objesi, istismar aracı yine kadınlar oldu. Geçmişte baş örtülü kadınlara yönelik yapılan ayırımcı, dışlayıcı, ötekileştirici politikalara nispet bugünküler tam tersi örtülü kadınlara pozitif ayırımcılık yapmaya başladılar. Tüm kamu kurum ve kuruluşlarında görünür kıldılar. Ve böylece “biz gidersek yine yasaklar gelir” gibi bir tehditle onları siyasal iktidarlarının şemsiyesi altında tutmak için bin bir hikaye uyduruyorlar.

Anlayacağınız, üç aşağı, beş yukarı her dönemde siyasal rant için kullanılan kadın bugün yine ilkel, yoz bir anlayışla, geçerli bir manivela olarak kullanılmaktadır.

Burada en gayri insani taraf ise, neredeyse Müslümanlığın sadece “kadın tesettürüne” indirgenmiş olmasıdır. “Biz gidersek başörtüsü yasağı gelir ve Müslümanlık elden gider” şeklindeki beyanlar gerçekten ilkel bir düşüncenin hakim olmaya başladığının tipik bir göstergesidir.

Ne yazık ki mevzubahis olan kadınlar da akledip sormuyorlar o erkek milletine;

“İslami yaşamın akıbetini bizim başörtümüze bağlayan siz erkekler ne alemdesiniz?”

Veya “Başörtüsü serbest oldu ama İslami yaşam, kalite kazandı mı yoksa kaybetti mi?”

“Ki kaybettiği aşikar; bunda siz erkeklerin rolü ne?”

“Bizim başörtümüze / tesettürümüze takıldığınız kadar yuvalarınıza getirdiğiniz ekmeğin ne kadar helal olduğunun endişesini hiç taşıdınız mı?”

Kamu ihaleleri peşinde koşarken; hakkınız olmayan bir imkan size sunulduğunda; “Hayır, bu benim hakkım değil; bana helal değildir” diye geri çevirme adaleti gösterdiniz mi? Yoksa helal-haram hesabı yapmadan ‘koparabildiğim kardır’ hesabıyla mallarınıza mal mı katıyorsunuz?

Erkekler bu soruları kendilerine sormadıkları gibi yine kadınları günah keçisi ilan edip kendilerini temize çıkarıyorlar. Yine erkekler galip; yine atış poligonlarındaki hedefleri kadınlar ve onların giyim kuşamları; “Örtülü oldukları halde örtüsüzmüş gibi görünmeleri.” Anlayacağınız kendilerini sığaya çekmek yerine bütün günahların merkezine kadınları koymuşlar.

Kamu imkanlarıyla semiren bu erkek güruhu kirli sakal, ayağında dar paça panolun; kısa ceketle caka satarak; sağa sola çemkirerek “İslamcılık” yapıyor. İslam dillerinde var ama yaşamlarına girmemiş. Yani İslamsız bir Müslümanlık…

Yıllar önce üst bürokrasiden bir arkadaşın iyi eğitim almış, dini hassasiyeti olan eşi bana konuyla ilgili olduğunu düşündüğüm şu intibasını paylaştı;

“Her hafta bakanlık bürokratları eşli olarak bir araya gelip program yaparlardı. Hemen hemen hepsinin eşleri tesettürlüydü. Beylerin tüm muhabbetleri dünyaya dairdi; Yazlıklar, yatlar, arabalar v.s. Eşler olarak üzülüyorduk bu duruma. Zaman zaman öyle gerilirdik ki, diğerlerine göre yaşça büyük ablaları olarak müdahale ederdim. ‘Yeter yahu biraz da Müslümanlığınızı konuşun. Bu kadar mı ahireti unutup dünyaya daldınız? Konuştuklarınızda hiç rahman yok; nasıl bu hale geldiniz?’ diye çıkışırdım. Anlayacağınız bizim eşlerimizin sadece eşleri başörtülüydü; onun dışında dine dair hayatlarında bir şey kalmamıştı.”

Bu hanım kardeşin itirafı bir mübalağa değil; şu an iktidarda siyaset yapan veya bürokraside görev yapan çoğu erkeğin ve dolayısıyla eşlerinin yaşadığı ortak bir hikâye. Ancak ne yazık ki, yine bunun suçlusu kadınlar! Çünkü eskisi gibi örtünmüyorlar! Müslümanca yaşamıyorlar!

Ahh kadınlar ah! Her dönemin kurbanları; suçluları!

Fahrettin DAĞLI

, , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.