Muhalefetimiz, Kişi ve Kurumlara Değil; Sistemsizliğedir, Adaletsizliğedir

Eskiden sık sık şöyle bir eleştiriye muhatap oluyordum; “Tüm siyasetiniz, muhalefetiniz, eleştirileriniz AK Parti ve Tayyip Erdoğan karşıtlığı üzerine kurulu.” Hatta daha da ileri giderek “düşmanlığı üzerine kurulu” diye iftira atıyorlardı.

Evet, bu iddia külliyen yalan ve iftiradır. Bu dünyada helallik almayanlarla öte tarafta hesabımız var. Allah’ın inayeti ve izniyle orada ak koyun-kara koyun ayrışacak. Sinelerde gizli olanları da bilen mutlak güç orada her şeyi aşikâr kılacak. Görüşeceğiz; yüzleşeceğiz inşallah…

Elbette Ak Parti aktörlerine ve dolayısıyla CB Erdoğan’a yanlış icraatları için kızıyor ve uyarıyorum. Bunu yaparken vicdan müftüme danışıyorum. “Acaba yaptığım eleştiri ve uyarılarda nefsani bir durum var mı? Hissiyatım işin içine karışıyor mu?”

Yüksek perdeden “HAYIR” cevabı alıyorum.

İnandığım değerler ve kuvvetle tahmin ettiğim toplumsal akıbetimiz adına yapıyorum bunları. İnandığım iddiasında bulunduğum Allah’a karşı riyakâr, yalancı duruma düşmemek adına yapıyorum ve inşallah bu can bu tende emanet durduğu sürece yapmaya da devam edeceğim. Çünkü topluma ve Allah’a verilecek hesabımız var.

Sosyal medya ortamlarında bunu anlatmaya çalıştım, çabaladım, didindim. Kimi anladı kimi de anlamak istemedi. Ama ısrarla doğru bildiklerimi bıkmadan usanmadan yazmaya devam ettim ve edeceğim.

Ve şimdi geriye dönüp bakıyorum da, o gün bana, “bu insanlara ne derseniz deyin onlar yine de bildiklerini, ezberlerini tekrarlayıp duruyorlar” diyen bazı dostlar vardı. Onlara da tekrarlarla ifade ediyordum; “Adil olanı, hayırlı olanı, iyi olanı, güzel olanı tavsiye etmek, önermek bir insanlık / Müslümanlık görevidir. Dolayısıyla muhataplarımız ister uysunlar ister uymasınlar bize düşen, sürekli hakkı ve adaleti ayakta tutmaktır. Bu mevzularda kendimizi mesul ve görevli addetmemizdir. Biliyoruz ki, insan değişen bir varlıktır. Bu değişimin ne zaman hangi şartlarda gerçekleşeceğini bilme imkanımız yok. Bilmemize gerek de yok. Çünkü biz kendimize düşeni yapar sonuçları mutlak güce havale ederiz. Neticede herkes kendi sorumluluğunu ifa etmeye çalışıyor. Yeryüzünde bize biçilen bir rol / mesuliyet / sorumluluk var. Biz o rolü yaratılış fıtratına uygun olarak ifa etmek durumundayız.

Yaklaşık 25 yıldır bu mevzularda yazıyorum. Evet, hem teorik anlamda hem de pratik manada ilgi duyduğum; bir bakıma içinde fani olduğum bir mevzuda, mevzuun ilgili taraflarını yanlış yapmamaları konusunda uyarıyor; ikaz ediyor ve önerilerde bulunuyorum. Bunu yaparken de “Kim olursa olsun kimliklerine bakmadan mazlumun yanında, zalimin karşısında olmayı” şiar edindim.

Bugüne kadar ki mücadelemin semeresi ne oldu?

Sizi temin ederim; o kadar ilginç geri dönüşler alıyorum ki, bunlar gelecek adına, temiz toplum ve temiz siyaset adına beni umutlandırıyor.

Üç-beş sene önceye kadar yazdıklarıma şiddetli muhalefet gösterenlerin önemli bir kesimi bugün ya nefsini ayaklar altına alarak “evet, siz haklı çıktınız” diyorlar veya halen beni takip etmelerine rağmen yazdıklarıma olumsuz bir tepki vermiyorlar; kısmen onaylıyorlar. Bu da benim için bir umut azığıdır.

Evet, dediğim gibi sözümüzün etkili olduğu veya olmadığı yer oldu, ama yaklaşık 25 yıldır bu platformlarda dilimin döndüğü kadarıyla doğru bildiklerimi yazmaya çalışıyorum. Yanlış fiil ve söz sahiplerinin kimliklerine takılmadan ikaz ediyorum, uyarıyorum. Bu sade bir vatandaş olabileceği gibi 85 milyonun hak ve hukukundan sorumlu en tepe isimler de olabiliyor. Benim için hiç fark etmez. Hak ve adalet savunuculuğunu kendilerine yakıştıranlar haksız, hukuksuz söz ve fiilin sahiplerine, bu haksız ve hukuksuz fiile maruz kalan mazlumun kimliğine bakmadan, mazlumun yanında zalimin karşısında olurlar. Bu mevzunun kanuniyeti budur.

Bazıları şöyle düşünebilirler, sorabilirler; bu toplumun “Doğrucu Davud”u siz misiniz?

Hâşâ! Bugüne kadar böyle bir iddiam olmadığı gibi bundan sonra da olmaz inşallah.

Büyüklük taslamaktan, kibirden Allah’a sığınırım. Eğer yaratıcı bize akıl ve ilimden bir parça vermişse; bir hikmet, feraset, salim kalp ikramında bulunmuşsa, bize düşen bu nimetlerin hakkını vermektir.

Öyle ya, hiçbir şey karşılıksız değil; Allah’ın bize sunduğu her nimetin mutlaka bir şükrü ve zekâtı olmalıdır. Bu nimetlere erişenlerin en başat görevi ise, yeryüzü mülkünü yöneten yöneticilere, meliklere hakkı ve adaleti hatırlatmaktır.

Onun için Hz. Peygamber, “Mazluma da zalime de yardım edin” diyor. Mazluma yardımı anlayan sahabe “zalime yardım nasıl olur?” diye sorduklarında; “Onların da zulümlerinin önüne geçmekle” diye cevap veriyor.

Aslında Hz. Peygamberin ifade buyurduğu pencereden baktığımızda, bugün bizler “o yönetim taraftarı olan arkadaşlardan daha çok -ikazlarımızla/uyarılarımızla- iktidarda
olanlara yardım ediyoruz” demektir. Onları hakka ve adalete davet ediyoruz. Taraftarları gibi iktidarın doğrularının yanında yanlışlarını da alkışlamıyoruz.

Bizlere şu da söyleniyor; iktidarın hiç mi doğru yaptığı iş olmuyor? Bir defa da olsa doğrularını alkışlasanız!

Eyvallah… Ancak onlara diyorum ki; mülkü ayakta tutan öyle bir sütun var ki, o sütunu yıktığınız takdirde diğer hiçbir dayanağın mülkü ayakta tutmaya mecali kalmaz ve bir kıymeti harbiyesi de olmaz.

Bu sütun nedir?

Ne güzel ifade edilmiş; “Kâinat adalet üzere ayakta duruyor.” veya başka bir ifadeyle “Adalet mülkün temelidir.” O temel yıkıldıktan sonra ortada iyi, güzel ve doğru adına ne kalabilir ki, ne olabilir ki? Onun için kimse bu tür lakırdılar; kalıplaşmış ifadeler üzerinden bizi karalamaya kalkışmasın. Bizi bir yerlerin taraftarı olmakla itham etmesin. Açık ve net söylüyorum; hiçbir tarafın tarafı değilim, hak ve adaletten gayrı…

Ha şunu da unutmadan söylemiş olayım; “İnanç sahibi olduğu iddiasındaki bir zalimle beraber olmaktansa inancı olmayan adil bir yöneticiyle beraber olmayı tercih ederim.”

Öyle ya, hadi gelin adaleti ile nam salmış Zerdüşt Hükümdar Nuşirevan ile Zalim Emevi yöneticileri Yezid’i, Haccacı karşılaştırın. Hangisinin yönetiminde olmayı tercih ederdiniz?

Hem biz faniler kimin daha dindar, kimin az dindar olduğu konusunda bir miyar sahibi de değiliz. Nice dindar bildiklerimizin muhtemeldir ki, Allah nezdinde ondan bir nasibi yoktur.

Hz. Peygamberden rivayet edilen bir hadis; Bir muharebe esnasında Peygamberin ordusundaki bir kişi kahramanca dövüşüyor ve ölüyor. Sahabe bu kişinin kahramanca muharebesini Hz. Peygambere naklederek kişinin şehitliğine şehadet ediyorlar. Hz. Peygamber itiraz ediyor; “Hayır, o kişi şehit olmadı”. “Çünkü o, Allah rızası için savaşmadı; sadece kendi aşiretinin, kabilesinin kahramanlığı adına savaştı ve dolayısıyla şehadet mertebesine erişmedi” diye ilave ediyor. Nihayetinde biz kimsenin kalbini yarıp bakmak durumunda değiliz; bizim için asıl olan bize müteveccih olan amelleri / eylemleridir. Biz kişilerin amellerine bakarız; söz ve iddialarına değil. Kişinin yaptığı işler kişinin karakterinin aynasıdır.

Onun için “Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz.” demişler.

Fahrettin DAĞLI

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.