KHK Sorunu Aynı Zamanda Bir Demokrasi Sorunudur

Modern anlamda bireyin tarihi ile demokrasinin tarihi büyük ölçüde örtüşmektedir. Çünkü demokrasi, bireyin sosyal yaşamda vücut bulduğu bir toplumsal yapıda ortaya çıkabilir. Belki bireyin olduğu her yerde demokrasi olmak zorunda değildir, ama demokrasinin olduğu yerde birey gereklidir. Elbette ki birey tek başına siyasal iktidara karşı bir anlam taşımamaktadır. Bireyin siyasal iktidarın kararlarını etkileyen ve dönüştüren, devlete sivil bir unsur katan bir aktör haline gelebilmesi sivil toplum alanında örgütlenmesine bağlıdır. Bu anlamda da demokrasi, sivil toplumun güçlü olduğu toplumların rejimidir. Türkiye’de demokrasi sorununu bu çerçevede değerlendirmek gerekmektedir.

Cumhuriyet tarihi boyunca devletin topluma karşı baskıcı bir unsur olarak hareket etmesi, bireyin özgürce kendini gerçekleştirmesine olanak tanımadı. Ayrıca, mevcut toplumsal yapımızın dayanışmacı ve “cemaatsel” yapısı batılı anlamda kendini gerçekleştirmeye çalışan etkin bir bireyin ortaya çıkmasına izin vermedi. Birey zayıf kalınca sivil toplum alanı da aynı şekilde zayıf kaldı. Sivil toplumun gelişememesi de devleti toplumun karşısında güçlü kıldı. Bu sebeple de toplum, devleti demokratikleştiremedi.

Demokrasi, günümüzde çağdaş dünyanın alternatifsiz yönetim biçimi olarak kabul edilmektedir. Demokrasi, ideal olanı temsil etmese de Churchill’in ifade ettiği gibi “kötü yönleri en az olan yönetim biçimidir” demek mümkündür. Hukuk önünde eşitlik, sosyal ve siyasal alana özgü özgürlükler, ifade, din ve vicdan özgürlüğü, bireyi doğuştan gelen tüm hakları ile olduğun gibi kabul edebilme anlayışı, demokrasiyi diğer rejimlerden ayıran ve onu üstün kılan yanlarıdır. Dolayısıyla demokrasi; birey üzerinden gelişen, birey merkezli bir siyasal sistemin adıdır.

Hıristiyanlık inancında gözlemlenen reform; bilim, sanat ve kültürde yaşanan rönesans hareketi; seküler düşüncenin köklü temelini atan aydınlanma hareketi; geleneksel dayanışma toplumunun değerlerini köklü bir dönüşüme uğratan sanayi devrimi; demokrasiyi gündeme getiren Fransız burjuva devrimi, modern bireyin yani insanlık tarihinin daha önce şahit olmadığı yeni bir insan tipinin teşekkül ettiği bir tarihsel evrim sürecini açıklar. Ve bu süreç yaklaşık 600 yılı alan batı dünyasının tarihsel gelişim sürecine özgüdür.

Ancak ne yazık ki Türkiye gibi Batı dünyasının dışında kalan toplumlar, Batı’nın yaşadığı bu uzun soluklu modernleşme hareketine kısa sürede ulaşmak için devlet eliyle toplumsal dönüşümü gerçekleştirmeye çalıştılar. Bunlardan bir tanesi de yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti idi. Cumhuriyet’i kuran asker ve sivil bürokratlar, aynı zamanda Osmanlı devlet geleneğinin bir devamı idiler. Onun için, Osmanlı’nın otoriter devlet anlayışı Cumhuriyet devrine de aktarıldı. Devletin baskıcı anlayışı, her şeyden önce, bireyin zihinsel devrimine, zihinsel dönüşümüne, gelişmesine izin vermedi. Toplumu “terbiye edilmesi gereken bir güruh” olarak gördüğü için “özgür birey”in ortaya çıkmasına olanak tanımadı.

Ülkemizdeki demokrasinin bir diğer önemli sorunu, toplumsal yapı ile ilgilidir. Geleneksel toplum özelliklerinin hakim olduğu toplumumuzda bireysel yaşam ne çok haz duyulan bir yaşam biçimidir, ne de toplumun özellikleri buna fazla olanak tanımaktadır. 100. yılına yaklaştığımız Cumhuriyet tarihi boyunca süre gelen modernleşme çabaları toplumu belli ölçülerde modern yaşam ile buluşturmuş ise de, bir bütün olarak bakıldığında toplumun hala geleneksel toplum özelliklerine uygun tutum ve davranışlar geliştirdiği ve dayanışmacı “cemaatsel” yaşam biçimine göre kendini yetiştirdiği görülür.

Hemşericilik bağlarından dini cemaatlere, milliyetçi çevrelerden sol çevrelere kadar toplumun farklı kesimlerinde aynı cemaatsel yapıyı görmek mümkündür. Her biri kendi içinde güçlü bir dayanışma içinde iken, kendisini doğrunun merkezine yerleştirerek farklı olanı ötekileştirmektedirler. Türkiye’de hakim olan bu kültürel anlayış özgür ve bağımsız bireyin ortaya çıkmasını engellemekte, onun sivil toplumu yaratmasına ve böylece demokrasiyi geliştirmesine gerekli olanağı tanımamaktadır. Kendisi gibi düşünmeyeni, inanmayanı, kendi ırkından olmayanı yok etmeyi kutsal gören anlayışlar tüm yaşama egemen olmaktadır. Bir başka ifadeyle, kendi mutlak doğruları uğruna ölmeyi ve öldürmeyi kutsayan anlayışlar gelişmekte, güçlenmekte ve doğadaki bütün yaşamları tehdit etmektedir. Bundan dolayı, cemaat yapıları kırıldıktan sonra, ancak birey bağımsızlığına kavuşacak, siyasetin aktörü olacak ve demokrasi gelişebilecektir.

Sonuç olarak yüzyıldır görünürde demokrasi ile yönetilen ülkemizde hiçbir zaman birey demokratik zihinsel dönüşümünü tamamlayamadığı için devlet (otorite) tam olarak demokratikleşemedi.

Demokratikleşme denemeleri, askeri darbeler, postmodern darbeler ile sürekli kesintiye uğradı.  Bu bağlamda 15 Temmuz 2016 darbe girişimi ile başlayan, 20 Temmuz 2016 OHAL ilanı ile süreklileşen bütün uygulamaları ile Türkiye demokrasisi açısından zor ve sancılı bir döneme tanıklık etmektedir…

Biz KHK’lılar olarak  da bu süreçte maddi ve manevi anlamda büyük bedeller ödedik ve ödemeye devam ediyoruz. Ancak bu bedellerin ülkemizin  demokratikleşmesine ve özgür bireyler olmasına önemli katkıları olacağına inanıyorum.

KHK’lıların yaşamın her alanında yapacağı örgütlülükle Anadolu aydınlanmasının öncüleri olarak demokrasi mücadelesinde tarihi rollerini oynayacaklardır.  Ayrımsız bütün KHK’lı dostlarımızı KHK’lılar Platformlarında örgütlenmeye davet ediyorum. Çünkü KHK sorunu aynı zamanda bir demokrasi sorunudur.

Anadolu’nun ve Mezopotamya gibi kadim topraklarda insanlık tarihinden çıkaracağımız derslerle, bilimin ışığında, insanlığın aklı ve iradesi sınırları içinde, farklılıklarımız ile bir arada ön yargısız bir dünyaya örnek demokrasiyi inşa etmemiz mümkündür.

Hasan ÇOBAN

, ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.