Hakim Mehmet Bey

Ferda Demirel

“Kızım, içeride hakime hanım var. Ben odaya yalnız girersem, rahatsız olur. Sen de gel benimle.” Hakim Mehmet bey, alzheimer hastalığından muzdarip olsa da kişiliğinin bir parçası haline gelmiş iffet, nezaket ve ince düşüncelerinden bir şey kayıp etmemişti. Eşini unutmuştu, onu yeni atanan hakime hanım sanıyordu. Evini adliye sarayı sandığı gibi.

“O kadın ve çocukları içeriye attılar. Yazık, günah.” diyordu. OHAL sonrası hapislere atılan kadın ve çocukları kastediyordu. Hastalık ile boğuşuyordu ama gündemi takip ediyor ve çoğu “sağlıklı(!)” insanın yapmadığı veya yapamadığı analizleri yapabiliyor; hukukun merkeze oturtulması gerektiğini savunuyordu.

Gece yarısı aklına karara bağladığı davalar geliveriyordu: “Ermeniler’e ait taşınmazlara el koymuşlar. Dava yıllarca sürüncemede kalmış. Ben hallettim.” diyordu. Hayatının hiçbir döneminde “ötekileştirici” bir tavrı olmamış, hem işini doğru düzgün yapmış hem de “farklılıkları” zulüm yapmak için bir bahane haline getirmemişti. Buna belki de “Kürt” olması hasebiyle devleti ve toplumu yakından tanıması ve empati kurabilme yeteneğini hep aktif tutması neden oluyordu.

Gülüyordu; “Bir gün polis öğrenciyken evimizde arama yapıyordu. Sloganların hepsini silmiştik. Arkadaşın biri masaya bir iki cümle yazmış. Ama tesadüf, cümlelerin üstüne ütü konmuş. Polisler ütüyü kaldırıp, bakmadılar altına. Arama yaptılar, bir şey bulamadılar ve gittiler. Masaya oturduk, ütüyü bir kaldırdık ki altında neler neler yazıyor…” Ankara Hukuk mezunuydu. Sağ sol çatışmalarının olduğu zamanlardı. O da genç bir hukuk talebesi olarak sol söylemlerden etkilenmişti. Ne tuhaf değil mi? “Düşünce ve bunu ifade özgürlüğü” bir hukuk öğrencisi için suç olduğu gibi halkın çoğunluğu için de suçtu.

O günden bugüne pek bir şey değişmedi değil m? Twit atarken akla karayı seçiyoruz. Akla karayı seçerken, bazen grameri ıskalıyoruz, bazen imlayı, bazen ana konuyu…“düşünmek” için bu kadar çabalarken, kendimizi sınırlandırıyoruz. Yumurta kabukları üzerinde hareket ederken harcadığımız enerji ve zamanı, “düşünce üretmek”  için kullanabilsek hem bireysel hem toplumsal ilerleme olacak ama bakalım, ne zaman?

“Boşanma davalarında öyle kötü iddialarda bulunuyorlar ki eşler birbirleri hakkında…utanç verici” derdi. En kızdığı erkekler şunlardı; eşini karalayan, onu boşayan ve onu maddi varlıklardan mahrum bırakanlardı. O da erkekti ve ataerkin kuvvetli olduğu bir toplumun ferdiydi ama hakkı “erkeklik” uğruna feda etmezdi. Kaç hakim boşanma aşamasındaki bir kadın için böyle bir duyarlılık gösteriyordu ki? O gösteriyordu, duyarlılığı. Karşısındakiler taş değildi. Sayılardan ibaret değillerdi! İnsanlardı!  “Mağdure diyor ki; “Hakim bey, zanlı benim ırzıma geçti, devletin değil. Onu ben affetmiyorum, devlete ne oluyor ki affediyor?”  Ne kadar haklı! Böyle karar mı olur?” derdi. Hak ve hakikati devletten üstün tutmazdı.  Ah kadınlar! Öldürülen hemcinslerim! Tacize, tecavüze uğrayan kız kardeşlerim! Şiddete maruz kaldığı halde kendisine koruma kararı aldıramayan arkadaşlarım! Yalancı şahitlerle mal varlıklarını az gösteren kocaları tarafından, ekonomik dar boğaza atılan çilekeş anneler! Fellik fellik adaleti arıyoruz değil mi?

“Hakim bey, polisler bana işkence yaptı.” demişti bir tutuklu. Çok üzüldüğünü hatırlıyordu. Peki o öldürüldükten sonra, çırılçıplak soyulan ve yakılmaya çalışılan kadının durumu ile ilgili keşfe gittiğinde yaşadığı travma neydi? İnsan doğasının en kötücül tarafıyla karşılaşıyor ve sarsılıyordu. Günlerce yemek yiyememişti. Eşine anlatmıştı. Birbirlerinin gözünün içine bakamamışlardı belli bir süre. Sanki suçlu onlardı! Birileri suç işliyordu, utanmanın ağırlığı onların omuzlarına çökmüştü.

Akrabaları arardı bazen: “Şu işimi hallet.” Çok kızardı bu duruma. Kendi öz çocukları için dahi ne kimseye ricada bulunmuş, ne mesleğini onların menfaati için manipüle etmiş, ne de çocuklarının “Babamız hakim” şımarıklığını yaşamasına müsaade etmişti. “O kalemleri kullanmayın çocuklar, bu  kağıtları ziyan etmeyin. Onlar devletin ve kamunun. Ben size alırım, sonra.” derdi, çocuklar onun makamındayken. İşine o kadar sadıktı ki;  bir gün eşi küçük oğlunu onun yanına bırakmış ve doktora gitmişti. Hakim bey, oğlunu odada unutup, başka bir ilçeye keşfe gitmişti. 5 yaşındaki çocuk saatlerce babasını beklemişti. Eşini, oğlunu, akrabasını veya rahatını hak ve hakikatin çiğnenmesi için vesile yapmamıştı.

Anlatıyordu, “Mafya babası geldi bir gün yanıma. Ricada bulundu. Kabul etmedim.” Eşi ve çocukları da vardı. Ama hak ve hakikate teslim olmayı tercih etmişti, korkuya değil. Meşhur bir davaya bakmıştı, İstanbul’a ilk tayin edildiği zaman. “Hakimler cüzdanları ve vicdanları arasında kalıyorlar.” demişti HSYK Başkanı, o sıralar. O eşinden ve çocuklarından uzakta, eşyasız bir lojmanda kalıyordu ama zaaflarına yenilmemişti. Adaleti öldürmek aklına dahi gelmemişti davaya bakarken.

Cömert ve izzetliydi. Hiç kimseye kişisel zevkleri ve ihtiyaçlarının masraflarını ödetmediği gibi, maaşını aldığında veya memleketinden yöresel ürünler geldiğinde ayırım yapmadan etrafındakilere bunları karşılıksız bağışlardı.

Bilim ve kültüre meraklıydı. En ücra yerlerde hakimlik yapmasına rağmen, büyük illerden yeni basılan kitapları, dergileri veya zeka geliştirici oyunları getirtiyordu. Atandığı her ilin tarihi ve kültürel yapısı ile ilgili çocuklarıyla keşifler yapıyordu. Arkeoloji, tarih, politika ve sosyolojiye meraklıydı. İstanbul’a tayini çıktığında, İstanbul Üniversitesi’nde Sosyoloji okumayı planlamış ama bunu gerçekleştirememişti.

Güzellikleri ve ikramları fark eder ve bunu takdir ederdi. Ufku genişti. Çocuklarının bilim ile uğraşmasını önemser ve bu anlamda gerekli şartları da sağlardı.

Namaza başlamıştı. 28 Şubat süreci gelip çatmıştı. Odasının kapısını kilitler ve gizli gizli namaz kılardı. Meslektaşları eve ziyarete geldiğinde duvardaki Hat eserlerini kaldırmak zorunda kalmıştı. Hukukçuydu ama din ve vicdan hürriyeti konusunda baskıya maruz kalıyordu. Tıpkı, etnik kimliğini vurguladığında baskıya maruz kaldığı gibi. Faşizmin genlere işlediği bir toplumda makamınız ne olursa olsun bedel ödemekten azade kalmak mümkün değildi. O, bu bedeli ödeyen ama “düşmanına” benzemeyen, benzememek için “direnen” şahsiyet sahibi bir birey olarak görevini icra etti.

Hiçbir dini veya siyasi oluşuma veya ticari bir ortaklığa teveccüh etmedi. Namuslu bir hakperest olarak yaşadı.

Düğününden çıkıp siyasilerin kapısını aşındıran veya onlarla çay toplamaya giden veya makamında iş adamları ile doğum günü partileri veren veya mafyanın altın araba çektiği veya “kravat indirimi” uygulayan veya “Nereden çıktı bu cinayet” deyip işini savsaklayan veya talimatla dava dosyasını kapatan veya hamile/çocuklu kadınları zindanlara atan veya “Polis işkence yapmaz” deyip burun kıvıran hakim ve savcıların yanında Hakim Mehmet bey bir “rahmet eseri” olarak yerini alsın.

Said Kürdi gibi seslenelim, adaleti tesis etmeyenlere; “Şiddetli azab var, tokat yiyeceksin!” Adalete başını eğdirir. (Asa-yı Musa 41)

**Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Özgür Platform’un yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir