Özgür Platform Tarih Serisi Devam Ediyor: Donanma

Halil Köken

1876 Yılına gelindiğinde Balkanlar alev alev yanıyordu. Genç Osmanlılar eğer, Meşruti bir yönetimi gerçekleşirse, bu yangınların söneceğine inanıyorlardı. Fakat Abdülaziz buna yanaşmıyordu. Bunun üzerine 31 Mayıs 1876’da bir darbe ile taht değişikliği kararlaştırıldı. Veliaht 5. Murat ile irtibat kuruldu. Fakat hesapta olmayan bir olaydan dolayı operasyon bir gün öne çekildi. Ancak bu durum veliahda duyurulamadı. Beklenenden bir gün önce askerleri karşısında gören Veliaht akl hastası haline geldi. Bu operasyon donanma kullanılarak yapılan bu darbeden dolayı donanmadan çekinen 2. Abdülhamit Donanmayı Haliç’e çektirdi ve orada çürüttü.

Bu hikâyeyi herkes bilir ama bu hikayenin sonucunu kimse bilmez. Efendim Amiral Afif Büyüktuğrul’u çoğu kimse bilmez. Bu amiral Atina’da Denizcilik Ataşeliği görevini de yürüten bir denizci asker ve yazdığı bir makale var.  Osmanlı (Türk) – Yunan Deniz Silahlanma Yarışı, bu yazı yukarıda yer alan hikâyenin sonuçlarını güzel bir şekilde anlatmış. Yazanın Atina’da görev yapmış bir denizci olması yazının önemini arttırıyor.

Eğer Osmanlı devleti büyük donanma yapmaya karar vermekte gecikmemiş olsa, Balkan denizlerine egemen olmak açısından, tarihin akışı başka olurdu: Ne Osmanlı devleti yakın tarih savaş badiresine girer, ne de Ege adalarını kaybeder ve devleti besleyen denizyollarının güvenliği elden giderdi. Ne çare ki bir tarafta Yunan parlamentosunda:

“Her cins şartlarda Ege denizine egemen olmak ana hedefimizdir”  diye haykıran Eleftros Venizelos varken, beri tarafta “Donanma istemezük, demiryolu yapalım” kanısı hüküm sürüyordu. Yani Osmanlı deniz kuvveti, zafere değil yenilgiye hazırlanıyordu Düşmanınızın silahıyla silahlanın anlayışına sahip olduğunu söyleyen bir toplumuz. Ama düşmanımız deniz gücüne önem verip güçlendirirken, biz bundan çekinip tren demişiz. Bari onu gereği gibi yapabilseydik. Ankara’nın doğusunda tren yoktu.

Osmanlı tarafı denizlere daha çok muhtaçtı: Ege adalarını savunacaktı; seferberlik yığınak nakliyatını yapacak ve koruyacaktı; kara kuvvetlerinin beslenmesini sağlayacak

nakliyat yapacaktı. Balkan devletleri kara kuvvetleri kolay, güvenli ve kısa yoldan kolayca ikmal yaparken Osmanlı silah ve cephanesi Almanya’dan kalkıp tren yolu ile Tuna nehrine, oradan nehir yolu ile Köstence’ye, oradan da denizyolu ile İstanbul’a geliyordu. (Büyüktuğrul 740)

 Sadece Balkanlar’da değil, Karadeniz’de de deniz güvenliğinin sağlanması gerekiyordu. Deniz nakliyesi ve güvenliği bizim için hiç önemli değildi. Çünkü biz karacı idik.

Savaşların kesin sonucu karalarda alınıyordu ama uzun süren savaşlarda denizlere egemen olmayan kara kuvvetleri bu neticeyi alamıyor ve savaş zafere ulaştıramıyordu. Örneğin kısa süren 1897 savaşını zafere ulaştıran Osmanlı kara kuvvetleri, sırf, cepheleri

Besleyecek denizyollarına güvenlik sağlanamadığı için Balkan savaşında (1912-1913) yenilmişti.

“Ordu mideleri üzerine yürür.” Bu sözü Napolyon söylemiştir. Önemli olan insanları askere almak değil, onları besleyip donatabilmek ve ihtiyaçlarını görebilmektir. Aç ayı oynamaz. Askerlikte güzel bir söz vardır. “Mermisiz bir tüfek 4,5 kg ağırlıktan başka bir şey değildir.”

Osmanlı devletinin ekonomik buhran içinde ve kapitülasyonlar etkisinde yaşaması ve her tarafında yabancı saldırısına hedef olması hükümet adamlarının deniz sorunlarına daha fazla

Eğilmesini gerektiriyordu. Ne çare ki Sultan Hamit II donanmayı hapsedecek ve devleti denizcilik kültüründen yoksun bırakacak”; ikinci meşrutiyet de büyük donanma yapımını geciktirecekti.

Bu mevzu ile ilgili hem dünyanın ikinci dünya gücü haline getirdiği için Abdülaziz’i övenler ile aynı donanmayı çürüttüğü için Abdülhamid’i övenler aynı kişiler. Siz, Macaristan gibi kara devleti değilsiniz ki, donanma ile işiniz olmasın.

Sultan 2. Hamit’in donanmaya önem verdiği, yeni savaş gemileri yaptırdığı, Boğaz tahkimatını yenilediği yazılmıştı. Sultan Hamit’in biri İngiliz amiral! (Amiral Wood ) öteki de Alman amiral! (Amiral Ştarki, sonra amiral Hoffe) olmak üzere iki tanede deniz

Danışmanı vardı 15. Bahriye nazırı yaveri Yarbay Osman zoruyla “Cerideyi Bahriye” dergisinin de çıkarılmasına izin vermişti”.

Ama aleyhteki belgeler şunlardır:

  1. . Subaylar, günlerini gemilerde değil, Kasım paşa kahvelerinde geçiriyorlardı”;
  2. Subaylarda hiç bir savaş bilgisi yoktu
  3. Maaş alamayan personel gemi parçalarını hurdacılara satıyorlardı
  4. Koskoca donanmadan Japonya’ya gönderilecek bir gemi bulunamamıştı. 1897 Osmanlı – Yunan savaşına bu koşullarda hazırlanmış büyük bir donanma katılmıştı

 Mürettebat savaş gemilerine savaş ilan edildikten sonra verilmiş; toplar savaş ilan edildikten sonra tecrübe edilmiş; yıllarca gemi sintinelerinde biriken ve mikroplanan sular salgın hastalık çıkarmış; gemiler daha denize açılmadan köprülere çarpmış; muharebe etmek şöyle dursun gemi komutanlarına İstanbul’dan Çanakkale’ye nasıl gidileceği öğretilmişti.

Ve sonuçta emek vermediğin bir şeyden sonuçta bekleyemezsin. Neticede gemiler bu savaşta ancak Çanakkale’ye kadar gidebilmişti. Allahtan kalkamamazlık yapmamış. Çanakkale’ye kadar gidebilmiş. Tabi bütün bunların sonucunda yenilgi ile çıktık. Sorumlular cevap verdiler mi? Ne gezer. Ondan sonra Abdülhamid güzellemeleri. Hâlbuki Balkan ve 1. Dünya savaşlarındaki yenilginin müsebbiplerinden birisi 2. Abdülhamid’tir.

*BÜYÜKTUĞRUL, Amiral Afif “Osmanlı (Türk) – Yunan Deniz Silahlanma Yarışı” Belleten Dergisi Ankara 1975 Sayı 156 Türk Tarih Kurumu

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir