Pîvok

Paylaş

Ferda Demirel

Said Kürdi Lem’alar’ında yazar: “Bir zaman elim  bir esaretimde, insanlardan tevahhuş edip Barla Yaylası’nda Çam Dağı’nın tepesinde yalnız kaldım. Yalnızlıkta bir nur arıyordum…üç dört gurbeti birbiri içinde ihtiyarlık bana ihtar etti…o gece ıssız, sessiz, yalnız ağaçların hışırtılarından ve hemhemlerinden gelen hazin bir sada, bir ses rikkatime, ihtiyarlığıma, gurbetime ziyade dokundu.”(265)

Siz tevahhuş, rikkat ve hemheme nedir araştıra durun, ben benzer bir ruh halini defalarca deneyimleyen biri olarak PÎVOK ’tan bahis edeceğim.

Social cannibalism dört bin dört yüz kırk dört defadır beni hedefleyecekti. Olaylar İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi’nde başlayıp, İstanbul Üniversitesi lisans ve yüksek lisansa sıçratılacak, eğitim sürecim baltalanacak ve itibarımla oynanacaktı. Üstüne  dava dosyalarım tanıdıklar eliyle kapatılacaktı. Mağdur ve yalnız olarak enkazı toplamak ise yine bana düşecekti.

Efendim, bu sefer failler sınıfı abdestsiz yere basmayan Uygur Türkü, Filistinli, Suriyeli, Trakyalı, Karadenizli, Doğulu, Güneyli öğrenci, hoca, dekan ve  profesörlerden oluşuyordu. Kötülüğün ırkı, dini, cinsiyeti, yaşı, coğrafyası ve statüsü olmuyordu,işte! Bazen kader ahlaksızlık etrafında toplayıveriyordu bu profilleri. Öyle ya; “…din bir imtihandır, bir tecrübedir. Ervah-ı aliyeyi ervah-ı safilerden tefrik eder.” Sözler, 131.  Tuhaf insanlardı! Ben kötülüğün tek bir bakış ile başlatabildiğine, büyük bir hızla yayılabildiğine, hiçbir değer ve ölçü tanımadan ve engele takılmadan istediği sonuca ulaşabildiğine bu insanların hayatıma girmesiyle şahit olacaktım. Ve bu seferki kötülük şebekesi sistem tarafından da desteklenecekti. Failler statülerini katlayarak hayatlarına devam edeceklerdi, üstelik.

 Tıpkı Said Kürdi gibigurbet içinde gurbet yaşayacaktım. İnsanlardan kaçacak ve yalnızlıkta nur arayacaktım. Sarsılmıştım, kendimi ve İslam coğrafyasını sorguluyordum: Ne şahsiyet ne medeniyet inşa edebilmiş, dünyevi menfaatler için birbirlerini tüketen yamyamlar dünyasıydı. Kararımı vermiştim; Batı’ya göç edecektim.

Üst üste yaşadığım aksilikler nedeniyle Batı hedefim de ertelenecekti, yazık ki. Artık parmağımı dahi oynatmayacağım bu insanlar için desem de dayandığım bir değerler ve ritüeller sistemi vardı, beni üretmeye iten. Ve vicdanım, tabi ki. Belli bir süre her ne kadar kapasitemin çok altında madden ve manen üretsem de  insanlardan kaçarak oluşturduğum iç dünya, toparlanmamı sağlayacaktı.  Kendime gelmeye başlamıştım. Ben çalışmalıydım! Üretmeliydim! Çözmeliydim!

Bu sefer el atacağım konu Kürt Dili’ydi. Zalim bir toplumda büyümüş bir Kürt olarak, etnik kimliğim, dilim ve kültürüm baskı altında bırakılmıştı. Dilimi öğrenmem ve hayatın çeşitli safhalarında kullanmam yasaktı. Hatta çoğu zaman ürkerdik, Kürt olduğumuzu söylemeye. Niye? İnsanlardaki ırkçılık ve düşmanlığı körükleyerek kurdukları bu sistemde, alan kapma savaşını yalanlar dolanlar eliyle kavmim kayıp etmişti çünkü. Görünmezliğe terk edilmişti, kavmim tüm üretimleri ile birlikte. Görünmez kılamadıklarını ise alabildiğine sömüreceklerdi.

Önce Bediüzzaman’a Kürt demeye başladım. Ardı arkası gelmeyen kimi kaba saba gibi nezaket sınırları dahilinde kalan tepkiler yağmaya başladı: “Ferda hanım, ırkçılık yapıyorsunuz! Ferda hanım, O Kürt değil. Ferda hanım, Üstad sizin bu yaptığınızdan razı değil. Ferda hanım, O’na Kürt diyerek, O’nu herkesin değil, birilerinin üstadı yapıyorsunuz! Ferda hanım, şunlarla bağlantınız var mı? Ferda hanım, şimdi sırası mı?”  Bu soruları ve serzenişleri dile getirenlerin tasavvurunda kimlik ve dil algısı sadece Türklük ve Türkçe üzerine dayandığı için, anormal olan duruş benimkiydi. Soyadları Türk, Öztürk, Türkoğlu olan insanlar, Said Kürdi dememe bozuluyordu, inanabiliyor musunuz? Tüm kurumları ile Türklüğü ve Türkçe’yi dayatan bir sistemde, kimliğine ve diline sahip çıkmak, alışılmışın dışında bir tutumdu. Halbuki, Rum 22’de: “O’nun kanıtlarından biri de, gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olmasıdır. Kuşkusuz bunda bilenler için ibretler vardır.” diyordu, Yüce Yaratıcı. Varlığım ve farklılığım, Allah’ın varlığının kanıtıydı. Faşizm öyle bir işlemişti ki zihinlere, kendi mesaj ve duruşlarını ve İslam anlayışlarını sorgulayamıyorlardı.

Aslında insanın kendisini sorgulaması gelişmişliğin bir göstergesiydi. Öyle olmasa, Cenab-ı Hak : “Öyle değil, kendini kınayan nefse yemin ederim!” (Kıyame 2) diyerek, sorgulama ve kusurunu fark etme boyutuna geçmiş nefs üzerine yemin eder miydi? Hayat bir değişim süreceydi. Akıllı olanlar bu sürecin ibresini gelişim yönüne doğru yükseltmeyi bilen kişilerdi.

Kürtçe yazı dilini öğrenmeliydim. Çalışmaya başladım ve aynı dönemde İstanbul Üniversitesi’nde ders vermek nasip oldu Kürtçe, nihayet İstanbul Üniversitesi’ndeydi. Çok az zaman öncesine kadar, öğrenciler ana dilde eğitim talebinde bulundukları için soruşturma ve yaptırıma tabi tutulmuştu, bu üniversitede. Düşünebiliyor musunuz, bunu? Kendi dillinde eğitim alma talebi suç! Kim bilir, kaç öğrenci bu soruşturma ve yaptırımlar nedeniyle akademik hayattan ve kariyer planlarından koparıldı!  Kul hakkı mı diyoruz? İşte kul hakkı! İşte zulüm! İşte keyfilik! İşte zorbalık! Bilmem ki bu öğrencilerin mağduriyetleri giderildi mi daha sonra? Veya böyle mantıksız işlere imza atanlar hesap verdi mi? Sanmıyorum!

 Biz: Gerçekten suç olan nedir? Suç kavramının tanımı ve unsurları nelerdir? Bir düşünce, talep ve eylemin suç olmasını belirleyen kimdir? Ortada suç varsa, işletilmesi gereken adil ve hakikate dayalı süreç nasıl olmalıdır? gibi sorulara esaslı yanıtlar vermediğimiz takdirde daha çok bu tarz zorbalıklar ile karşılaşacağız! Biz öğrenene kadar devam edecek süreç…

Kürtçe’yi üniversiteye getirdik ama peki Ermenice, Süryanice, Çerkesçe, Pomakça ve adını dahi bilmediğimiz ve ölüme terk ettiğimiz diğer dil ve kültürlere ne olacaktı? Maalesef, okulumuz” ancak orada öğrenci olanlar bu dersleri verebilir” diye bir kuralı önümüze serdi.  Biz de “madem öyle, kendi çabamızla bir hareket başlatalım ve haksızlığa maruz kalmış olan dilleri ortaya çıkaralım, onlara bu dünyada, bu ülkede ve bu zamanda alan açalım ” diye düşündük. Ve tamamen gönüllü eğitmenlerden oluşan bir platformu yapılandırma sürecini başlattık .Tabi işimiz  zordu. Farklı meşguliyetleri olan insanlardan oluşuyorduk. İş gönüllük esasına dayalıydı; yani ancak idealist ve doymuş insanların taşıyabileceği bir sorumluluktu. Karşılığı yoktu emeğimizin. Üstelik Kürtçe öğretilecekti. Bu demek peki? Yani  gıyabında on binlerce söylenti çıkarılan ve sürekli farklı siyasi çevreler veya başka oluşumlarla bağlantı kurulan, manipülasyona çok açık  bir dildi. Bizim kimseyle bir bağımız yoktu da, gelin de bunu anlatın. Sonra, faşizmin bombardımanı altında kalmış insanlar vardı karşımızda. Ancak  kendisiyle yüzleşebilmiş ve faşist nefsini eğitmiş olan bu harekete dahil olabilirdi. Ülkede hukuksuzlar had safhadaydı. İyi niyetli olarak başlattığımız bu girişim nedeniyle suçlansak, temize çıkmamız deveye hendek atlatmaktan zordu, herhalde. Daha bitmedi zorluklar: Kürtçe yazı diline hakim olan kişi sayısı azdı. Bize destek verenler de son zamanlarda en çok ötekileştirilmiş insanlardı. Şimdi gelin bu işin içinden çıkın!

Kürtçe’yi ihya etmek zor bir işti! Daha isim seçerken bile bu zorluğu yaşadık. Dernek kuracaksanız, ismi Kürtçe olmasın. Eğer Kürtçe bir isim seçerseniz, dolaylı olarak işinizi çok zorlaştırırlar. Sabır işiydi bizimki. İlmek ilmek inşa edecektik yolumuzu!

Ve derslere başladık. Tabi  pandemi nedeniyle dersleri online veriyorduk. Derslerin öğrenciler tarafından takibi de zordu; ücret ödemiyorlardı ve uzaktan eğitimdi. Tam da nefsi atalete itecek faktörler. Ancak, öz disiplini kuvvetli olanlar dersi takip edebilecekti, nitekim öyle oldu. Enterasan diyalog ve çatışmalar da cabasıydı: Kimi 2/3 aydır teşekkül eden sınıfta sadece ismen bulunmayı veya 1-2 derse katılmayı kazanç olarak görebiliyordu. Bir de bu zihniyet ile uğraşmak gerekecekti. Eğitim veriyorduk. Üstelik dil eğitimi. Yetişkin olarak değerlendirdiğimiz bir öğrenci zaman ve enerji noktasında daha çok fedakarlık yapması gerektiğini bilmeliydi. Ama zaten sorun da buydu; yetişkin olmanın sorumluluk gerektirdiğini önemsemeyen bir toplumduk! Başımıza gelen bir çok kötü hadisenin altında bu yatıyordu!

Pes etmedik, tabi.  Dersleri vermeye devam ettik. Yönetim kurulu üyeleri, eğitmenler ve öğrenciler olarak bu hareketi omuzlamaya niyetlendik. Faşizme karşıydık, haksızlıklara karşıydık. Kendi ölçümüzde hakikat emekçileri olacak ve hakikatlere uygun sosyal sorumluluk projelerine imza atacaktık.

İşte bizim PÎVOK Mezopotamya ve Ortadoğu Dilleri Platformu’nun geçmişi ve bugünü böyle!

Peki  PÎVOK  ne demek?

Mem Ararat’ın şarkı sözleri ile sizi baş başa bırakıyorum:

PÎVOK

Kulîlkek şîn bûye li Kurdistanê

Navê te çi xweş e lê lê Sozdarê

Dikene û dinêre li çavê min yarê

Dikene û dinêre kulîlka Sîpanê

Çengek ava zelal,pîvoka zozanan

Dişibe çirûskek li asîmanan

Çavan dît dil hewand ew kara xezalan

Kesera dile Mem ya sal û zemanan

Kulîlkek şîn bûye li Kurdistanê

Navê te çi xweş e lê lê Sozdarê

Dikene û dinêre li çavê min yarê

Dikene û dinêre kulîlka Sîpanê

**Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Özgür Platform’un yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir