Bir Ateşe Attın Beni

Ferda Demirel

Bir şarkıyı binlerce defa dinleyen ama tek bir cümlesini ezberlemeyen biri olarak 1960’larda çıkardığı 45’likler ile Klasik Türk Müziği’nde ünlenen Kamuran Akkor’un seslendirdiği Arabesk şarkıyı “Bir Ateşe Attın Beni”yi dinliyorum günlerdir:

“Diyorlar ki sen delisin,

Hiç bu kadar sevilir mi?

Değmeyecek biri için gurur yere serilir mi?

Bir ateşe attın beni,

Alev alev yaktın beni…”

Yıllar önce görüşlerine başvurduğum bir psikiyatr ne demişti: “Bu coğrafyanın çocuklarıyız, ruhumuzda arabesk esintilerinin olması çok normal. Ama kurban psikoljisine girmemek için irade ve çaba gerekiyor.”  Kurban gibi hissetmek ne demek? Yaşanan acı ve kayıplara aşırı anlam yüklemek ve yaşananlara dair  hiçbir sorumluluk almamak mı?  Hiçbir nefis muhasebesi yapmadan, hep başkalarını suçlamak mı?  Böyle gelmiş böyle gider demek mi? Bireysel ve toplumsal değişim için kılını dahi oynatmamak mı?

 “ Türkiye’nin sosyokültürel, politik, tarihi ve coğrafi sebeplerle sancılı geçen kent ve göç sosyolojisinin müzikal sahneye çıkma biçimi.” demişti bir akademisyen “Arabesk müzik” için.  Evet, sancılarımız müziğe, edebiyata, mimariye, sanata, politikaya, iktisadi hayata kısaca hayatın her alanına yansıyor.

1960’lı yılların nasıl olduğunu bilmiyorum ama şimdilerde bitirmek için zaman yarattığım İslam Yaşar’a ait  Bediüzzaman Beşlemesi devrin siyasi ve kültürel yapısı ile ilgili bilgiler veriyor. Osmanlı’nın son dönemi, Cumhuriyet’in kuruluşu, Tek Parti Dönemi ve  Çok Partili Hayata geçiş süreçlerini bir Kürt mütedeyyin alimin hayatı üzerinden anlamaya çalışıyorum. Günümüzdeki bireysel, toplumsal ve siyasi havada yaşadıklarımızla o kadar çok benzerlikler var ki; kurgulanmış bir zaman diliminin figüranları gibiyiz sanki. Aynı senaryolar, aynı kötü profiller, aynı iyiler, aynı mücadeleler…tarih ve zaman farklı sadece! İlginç! Arabesk kültüre ait hiçbir tınıya ve kurban psikolojisine rastlamadım ama desem;  tüm zorluk ve engellemelere karşı yolundan dönmeyen insanlara rastladım ben! Hayatının yükünü sırtlanabilen insanlar! Değişim ve dönüşüm için gayret eden ve bedel ödeyen insanlar! Akışın tersine yol almak isteyen insanlar! Sistemleştirilmeye çalışılan kötülük, cehalet ve ahlaksızlıklara karşı kürek çeken insanlar! Hayatın bir yerinde takılıp kalmayan, farklı bir bakış geliştirip devam eden insanlar!  Onların sancısı var olana veya menfaate vesile olacaklara uyum(!) sağlamak değil; kentleşmek değil; modernleşmek değil; zenginleşmek değil; statü elde etmek ve sınıf atlamak değil; anlamsız acılar çekmek değil; geçici arzu ve hedefler için bedel ödemek değil…Dünyaya ve kendi varlıklarının dünyadaki tezahürlerine farklı anlamlar yükleyen, kendi tasavvurları ve kuralları olan insanlar bunlar! Onlar ile ilgili farklı bir sosyolojik, psikolojik ve kültürel tanım lazım herhalde.

Bunları yazarken aklıma Mary geldi. İstanbul Üniversitesi’nde bir proje kapsamında İngilizce dersi verirken karşılaşmıştım onunla. Yazara göre o sadece dilin öğrenilmesi için üretilen bir karakterdi ama bize göre farklıydı. Aslında konu bir kitapçıya giren bir gencin, kitapevi sahibi ile aralarında geçen bir dialogu kapsıyordu. Eski bir saatin hikayesini anlatıyordu kitapevi sahibi kadın: “Mary aşık olur, sevgilisiyle evlenmek isterler. Düğün günü kararlaştırılmıştır. Mary dantel gelinliğini giyer, saçlarını ve makyajını yaptırır. Özel eşyalarını valize koyar ve kapının önünde gelir. Biraz sonra eşi olacak kişiyi kapının önünde beklemeye başlar. Bekler…Bekler…Bekler. Onu almaya gelmemiştir, nişanlısı ve haber de yoktur ondan. Gözü duvardaki saatte kalır. Tarih 9 Kasım’dır. Gün biter, kimseyle konuşmaz ve odasına çekilir. Üzerinden bir sene geçer; tarih 9 Kasım’dır. Mary aynı gelinliği giyer, aynı saçı ve makyajı yaptırır. Aynı yerde oturur ve onu bekler. Gözü saattedir. Bekler… Bekler… Bekler…Gün biter! Onlarca yıl boyunca devam ettirdiği bir gelenektir artık o: “Gözü saatte 9 Kasım’da gelinlikle beklemek.”Hiç kimse onu bu yaptığı işten alıkoyamaz, nasihat ve uyarılar boşunadır. Yıllar geçer ve bir gün, Mary’den haber alınmaz. Arkadaşları ve komşuları telaşlanırlar, polise haber verirler. Tarih 9 Kasım’dır. Polisler eve girer; Mary gelinliği üzerinde ölmüştür, gözü saattedir ve saat nişanlısının geleceği zamanda durmuştur. İşte antika saatin öyküsü böyledir.

Okurken, içimizin acıdığı bir öykü. Dersi ve dili bırakıp tıpkı sizler gibi bizler de:

“Alçak adam, madem evlenmeyecek niye Mary’e umut vermiş?

Yazık ettin, Mary  kendine! Önüne bakacaktın sen!

Benim de bir tanıdığım vardı, son anda böyle döndüler nikahtan…

Ne kadar vicdansız insanlar var…

Ailesi psikiyatra götürseymiş….”  cümleleri eşliğinde yakındık, durduk. Arabesk ruh ve kurban psikolojisi buydu belki de. Bir acıda takılmak ve  bir acı için böyle bir sonla bu dünyadan göç etmek! Yeni şartlara uyum sağlayamamak! Geçmişin üstesinden gelememek! Yönetememek! Yaşananlardan ders çıkaramamak! Hislerin dibini yaşamak ve o dipte boğulmak!

Kim bilir belki de Mary’i terk eden erkek, aidiyet bağı kurduğumuz biri olsaydı:

 “Mary’i de pek güzel değildi…

O da şöyle şöyle yapmıştı…

Daha önce oğlum, abim, kardeşim, amcam, dayım, arkadaşım söylemiş ama o yapışmış, bırakmamış bizimkisini…” diyerek kötülüğü bizden olduğu için kılıflarla gizleyecek, çarpıtacaktık hatta bundan menfaat elde etmeye kalkacaktık. Bu bizlerin yapmadığı bir eylem değil, değil mi?  Bizden olduğu için sorgusuz sualsiz meşrulaştırdığımız o kadar bireysel ve toplumsal mesaj ve duruş var ki! Ne diyordu Alemler’in Rabbi :

“Biz emaneti göklere, yerküreye ve dağlara teklif ettik ama onlar bunu yüklenmek istemediler, ondan korktular ve onu insan yüklendi. Kuşkusuz insan çok zalim, çok bilgisizdir.”

Zalimliği ve bilgisizliği dolayısıyla taşıyamayacağı yüklerin altına giren insan! Zalimliği ve bilgisizliği nedeniyle korkmayan ve “istememek” gibi bir duruşu olmayan insan! Hisleri ve hırslarına göre eylem ve mesajlara anlam yükleyen insan! Ya da zalimliğini ve cahilliğini idrak eden ve bunların izalesi için mücadele eden insan. Bu mücadelede başkalarına esin kaynağı olabilen insan! İyiliğin kimyasında kendisini ve başkalarını eritebilen insan. Ateşe çağıranlar yerine ışığa ve rahmete çağıran insan.

Şarkı sözünü tekrar dinliyorum şimdi. Bu sefer şarkı sözlerinin sahibi toplum;

Diyorlar ki sen delisin,

Hiç bu zamanda bu şartlarda adım atılır mı?

Değmeyecek insanlar için bu kadar yük altına girilir mi?

Ve sonra“Ferda hanım; çabalamak lazım!” diyor birileri.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir