Çanakkale

Paylaş

Halil Köken

Çanakkale, bugün ülkede var olan 81 vilayetten biri olabilir ama 106 yıl önce Yemen gibi gidenin geri gelmediği bir cehennem çukuruydu.

Milletlerin kaderinde kader denk noktalar vardır. Yani var olma ya da yok olma süreci. Milletimiz de 106 yıl önce kanıyla “ÇANAKKALE GEÇİLMEZ”          yazdı.

253.000’i cephede, 150.000 civarı hastane gerisinde, çadır ve sahra hastanelerinde olmak üzere yaklaşık 400.000 şehit verdiğimizi düşünürsek ne büyük bir anafor olduğu görülür. Nüfusu yaklaşık 20.000.000 olduğu bir ülkede yaklaşık olarak nüfusun %5’ini burada kaybettik.

Mustafa Kemal’in “biz burada bir darülfünun gömdük” sözü tam yerine oturuyor. Bazı liseler ve okullar o dönemde mezun vermemiştir. O dönem okuyan öğrencilerin hepsi cepheye gitmiştir. Bazı okullarda personel defterine kırmızı kalemle şöyle not düşülmüştür. “Çanakkale’ye gitti dönmedi.”

Rusya nüfusu çok, fakat teknolojik olarak geriydi. 1. Dünya savaşında 12.000.000 insanı silahaltına alan Rusya, bunları beslemekten acizdi. Bu askerlerin yiyecek ve mühimmatı, bunların hareketi büyük bir problem idi. Rusya’nın savaşta müttefiklerine yardım edilmesi için onun desteklenmesi gerekiyordu.

Almanya daha savaşın başında kapana kısılmıştı. Paris’in kuzeyinde Marn hattında durdurulmuştu. Güçlü bir donanması olmadığı için sömürgeleri ile bağlantı kuramıyordu. Buna karşın karşısında yer alan Fransa ve İngiltere sömürgelerinden her türlü yardım alırken, hatta asker bile getirirken (Kimi Hindu, kimi yamyam, ne bela; Ostralyayla ile beraber bakıyorsun Kanada) Almanya bunlardan mahrumdu. Osmanlı’nın savaşa girmesi, Almanya için hayat öpücüğü gibi olmuştu. Savaş geniş cephelere yayılmış, Almanya’nın cephesindeki düşmanlarının sayısı azalmış. Ve Almanya rahatlamıştı.

Osmanlı savaş dışı kalırsa Balkanlarda yeni bir cephe açılabilir ve savaşın cephesi daraltılabilirdi. İngiltere Balkanlarda yeni bir cephe açılırsa savaş 6 ayda biterdi. İşte düşmanların Çanakkale’ye saldırmalarının sebebi buydu. Çanakkale alınırsa, hem Rusya’ya yardım ulaşacak ve hem de Osmanlı savaş dışı kalarak Balkanlar’da yeni cephe açılacaktı.

 Osmanlı ise Turan birliğini sağlama sevdasındaydı. Gerçi tam bir hezimetle sonuçlanan Sarıkamış, bu sevdayı,  hayali biraz örselenmişti ama olsun. Nasıl olsa anneler yeni Mehmetler doğuracaktı. Daha bir cepheye asker ve mühimmat gönderecek yolu, bunları besleyecek donanması olmasa da “kervan yolda düzülür” mantığı ile hele bir yola çıkalım gerisi halledilir anlayışı hâkimdi. Doğu cephesine malzeme götüren gemilerin Karadeniz’de batırılması herhalde demek istediğimizi daha iyi anlatır. Ankara’dan doğuda demiryolu yoktu. İşimiz Allah’a kalmıştı ama Allah’ta insana akıl, fikir vermişti. Beyin bedava idi ama kullanan yoktu. Üstelik “mahalle yanarken, fahişe saçını tararmış”, hesabı kendi cephelerimize asker yetiştiremezken, Avusturya’ya 20.000 askerle yardıma gidiyorduk.

Düşman önce denizden yüklendi. 18 Mart’ta yenilmez armada olan İngiltere ve Fransa donanması serinlemek için boğazda derin dalış yapmıştı. Bu olmayınca karadan Gelibolu yarımadasına saldırıp, Rumeli tarafını ele geçirerek donanmayı boğazdan geçmeyi denediler ve 25 Nisan 1915’te kara savaşları başladı. Bugün 25 Nisan Anzak günü olarak anılıyor. Yaklaşık 9 ay süren savaş bir savaş, bu 9 ayda yüzbinlerce “insan bir gül bahçesine girercesine kara toprağa girenlerindir” dediği gibi şairin, insanlar ölüme koşuyordu. Havada mermiler birbiri ile çarpışacak kadar yoğun bir ateş vardı. Biz bugün rahat yaşayalım diye kendi canlarından vazgeçen kahramanlar.

Daha sonra Kurtuluş Savaşında karşımıza çıkan kahramanları ilk burada görüyoruz. Mustafa Kemal, Kazım Karabekir, Fevzi Çakmak, Selahattin Adil bey, Cevat Çoban ilk akla gelenlerdir. O da, deryada katre misali.

Sözlerimi Çanakkale şehidi ve gazilerini saygıyla anıyor ve üstat Akif’in “Çanakkale Şehitlerine” şiiriyle bitiriyorum.

            Ruhları şad olsun.

            ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE

Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
En kesîf orduların yükleniyor dördü beşi,
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya-
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde -gösterdiği vahşetle “Bu: Bir Avrupalı!”
Dedirir- yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!

Eski Dünyâ, Yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi, mahşer mahşer.
Yedi iklîmi cihânın duruyor karşına da,
Ostralya’yla berâber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ…
Hani, tâ’ûna da züldür bu rezîl istîlâ!
Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asîl,
Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyle sefîl,
Kustu Mehmedçiğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz…
Medeniyyet denilen kahbe, hakîkat, yüzsüz.
Sonra mel’undaki tahrîbe müvekkel esbâb,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a’mâkı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam ;
Atılan her Iağamın yaktığı: Yüzlerce adam.

Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkâz-ı beşer…
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara, vâdîlere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller
Veriyor yangını, durmuş da açık sînelere,
Sürü hâlinde gezerken sayısız tayyâre .
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermîler…
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdîde güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal’a mı göğsündeki kat kat îman?
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
Çünkü te’sîs-i İlâhî o metîn istihkâm.

Sarılır, indirilir mevki’-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkîf edemez sun’-i beşer ;
Bu göğüslerse Hudâ’nın ebedî serhaddi;
“O benim sun’-i bedî’im, onu çiğnetme” dedi.
Âsım’ın nesli… diyordum ya… nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek.

Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar…
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
Yaralanmış temiz alnından, uzanmış yatıyor;
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd’i…
Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi…
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
“Gömelim gel seni târîhe” desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb…
Seni ancak ebediyyetler eder istîâb.
“Bu, taşındır” diyerek Kâ’be’yi diksem başına;
Rûhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ nâmıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ’yı uzatsam oradan;
Sen bu âvîzenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvîzeni lebrîz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana…
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.

Sen ki, son ehl-i salîbin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddîn’i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran…
Sen ki, İslâm’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, rûhunla berâber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a’sâra gömülsen taşacaksın… Heyhât,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât…

Ey şehîd oğlu şehîd, isteme benden makber,
Sana âgûşunu açmış duruyor Peygamber.

MEHMET AKİF ERSOY

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir