KHK’lı Doç. Dr. Fatma Zehra Fidan : “Atıldığım Kuyuda Varım, Birim, Benzersizim ve Hala Üretiyorum!”

Paylaş

İşinin delisi olarak çalışan bir insana bir gün “Üniversite kampüsünde bulunmanız tehlikeli ve sakıncalı bulunmuştur” denildi.

Bugünkü konuğum Doç. Dr. Fatma Zehra Fidan. Akademi ile içli dışlı olan kadınlarla söyleşi yapmak hayata baktıkları yerin büyüsüne kapıldığımdan olsa gerek bana hep heyecan veriyor.  Türk toplumundaki kadın dindarlığının değişimi ve dönüşümü, kadınların kimlik inşasına eğitim yoluyla katkıda bulunma, kadın bedeni ve istismarı, modernlik ve dindarlık arasında kadın gibi bir çok araştırmaya imza attı. Fakat neylersiniz ki istediğiniz araştırmayı yapın. Türkiye’de bir imza ile hayatınızın boyutu bir anda değişebiliyor ve hayalleriniz bile elinizden alınabiliyor. Fatma Zehra Hanım’la yaşadıklarını, kitaplaştırdıklarını, coğrafyanın kadınlarını, yazdıklarını ve fikirlerini konuştuk.

Başlıyoruz..

KHK’lı sosyoloji doçenti ve yazar Fatma Zehra Fidan kendini nasıl tanımlıyor?

Kendimi herhangi bir biçimde tanımlamaktan vazgeçeli çok oldu. İnsan kendine doğru yürüdükçe tanım ve tanımlamaların çok sınırlı -kısıtlı mı desem- olduğunu görüyor. İnsan Zehra’ya baktığımda o kadar tanımlara sığmaz bir hâl görüyorum ki, kendimi herhangi bir yere koyduğumda kendime haksızlık edecekmişim gibi geliyor. Ancak konuyu “KHK’lı bir bilim insanı ve yazar” olma hâliyle sınırlandırdığımızda belki bir iki cümle söylemek mümkün olur. Akademiye giden yol hemen herkes için dikenlerle doludur. Ancak kendi hikâyemi ayrıca göz önüne almak zorundayım; destansı bir mücadeleyle sayısız sahra çölünü aşarak akademide var olabilen bir bilim insanı düşünün… Hiç abartmıyorum; yolumun üstünde sayısını hatırlamadığım kadar çok sahra çölü vardı ve ben bunları aştım. Aşkla, tutkuyla, felsefî bir açlıkla yürüyen doymak bilmez bir yolcu(ydum), hala öyleyim. Bilimsel çalışmalarıma imkan bulmak benim için cennete atılmak gibi bir şeydi; bunu ancak bilen bilir. Onca zorlu yolculuktan sonra akademiye geçtiğimde şunu mırıldanırken buluyordum kendimi, “Aman Allah’ım! Hayatımda en çok sevdiğim etkinliği yapıyorum; okuyor ve yazıyorum. Üstelik bunun için bana para veriyorlar…” Bu atmosferde işinin delisi olarak çalışan bir insana bir gün “Üniversite kampüsünde bulunmanız tehlikeli ve sakıncalı bulunmuştur.” denildi.  Evet tam da böyle denildi, önce işimden uzaklaştırıldım, sanırım kırk gün sonra da ihraç edilerek dipsiz bir kuyuya atıldım. Bu süreci bir gazete röportajında özetleyebilmek bir söz dahisi olmayı gerektirir, söz dahisi değilim ne yazık ki. Ancak şu kadarını söyleyebilirim, atıldığım kuyuda varım, birim, benzersizim ve hala üretiyorum! Bunu engelleyebilecek bir gücün olmadığını varlığımla ispat ediyorum.

Yazmak eylemiyle ilişkilendirilen “yazarlık” ise Zehra denen insancığın kendine yürüyüşünün doğal bir uzantısıdır. Ben henüz on yaşındayken kendimi yazarken bulmuştum, ilk kitabım Yetim idi. Nasıl olduğunu bilemiyorum ancak okumak ve yazmak eylemiyle hep iç içe oldum. Bu eylemin bendeki karşılığı o kadar çok yönlü ki…  Edebi metinler bir yaratım aracı olmaktan çok kendimi arama, keşfetme ve bu bağlamda sağaltmanın aracısı oldu benim için. Hep yeni doğuşlara, doğumlara ihtiyaç hisseden biri olarak, -Sokratesvari bir ifadeyle- kendime ebelik yaparken saptığım bir girizgâh. Sorunuz o kadar zor ki,  ne desem içi boş kalmaya mahkûmdur. Son tahlilde yazmak benim için bir dışavurum, bir özgürlük alanı, eylerken zamanı unuttuğum büyülü bir etkinlik oldu.

Barış Bildirisi’ne değil, ama onlara destek veren Özgürlük Bildirisi’ne imza atan akademisyenler arasında yer aldınız. İhraç edileceğinizi ve işsiz kalma zorluğuna göğüs germek zorunda kalacağınızı tahmin etmenize rağmen neden imzalama gereği duydunuz?

Doğrusu özgürlük bildirgesini imzalarken böyle bir endişem yoktu. Türkiye toplumunun gerçekliği karanlıktı, kötüydü. “Barış Bildirisi’ni imzalamak” gibi bir eylem, tam anlamıyla düşüncenin konusu olan bir eylem yani, “suç”la ilişkilendirilebiliyordu. Ancak o sıralarda bugünlerin karanlığına dair bir sezgim yoktu, bu kadar korkunç bir antidemokratikleşme sürecine yuvarlanacağımızı asla asla asla düşünmüyordum. Yasalara güveniyordum. Dolayısıyla söz konusu olan özgürlüklerin, hele hele ifade özgürlüğünün korunması olduğu için hiç düşünmeden özgürlük bildirgesini imzaladım. Bir ülkede bilim insanları düşüncelerini söyleyemezse hiç kimse söyleyemez, halbuki insan var oluşunun en temel hakkıdır bu. Bir takım endişelerle metni imzalamasaydım kendimle hep kuragediğim o mahrem yakınlığım bozulurdu, kendime yabancılaşırdım sanıyorum. Böyle bir gurbete dayanamam.

İhraç sürecinde toplumdan ve öğrencilerinizden destek gördünüz mü?

Öğrencilerim hayatımın her aşamasında hayatımdaydı. Onlar hayata bağlılığın ve aşkın özneleridir benim için. Bu bağlamda öğrencilerim yönüyle hayal kırıklığı yaşamadım, zaten hayatlarını kararttığımız o masumlardan ne bekleyebiliriz ki? Diğer yandan hiç kimsenin başına gelmesini dilemediğim bir toplumsal dışlanma yaşadım, KHK’lı ailesi olarak yaşadık. Bu öyle bir hâl ki, nerede bir KHK’lı görsem tanırım, böyle bir iddiam ve sezgim var yani. Bizim gözlerimizde sadece bize özgü bir acı vardır, acılı bir ışık sızar KHK’lıların gözlerinden. Onlar sözgelimi uzay biliminden bahsediyor olsunlar, onların yüreğinin haykırdığı acıyı duyarım ben, duyarız kelimelere dökülmeyen acılarımızı. Bu, aynı çukurda ölmeye, yok olmaya bırakılışımızdan, toplumun bütün katmanlarınca oraya terk edilmekten kaynaklanan bir duygudaşlık sanırım. Biz öyle bir süreci deneyimliyoruz ki, sanıyorum bütün bedenini kaplayan kokuşmuş yaralarla yaşamaya çalışan bir cüzzamlı olsaydık bu kadar aşağılanmaz, bu kadar dışlanmazdık. Bu anlatılabilir bir konu değil, hiç bir zaman tam olarak anlatılamayacak, sadece yaşanacak bir acıdır vesselam.

Yaşamınızı sürdürebilmek için neler yaptınız? Hangi yollardan geçtiniz?

Ailemde tek KHK’lı değilim; oğlum, kızım ve gelinim de aynı sürecin içindeyiz. Bu süreç duygusal ve düşünsel olduğu kadar ekonomik olarak da çok ağırdı, hala ağır. Önce evimizi kaybettik, banka borcumuzu ödemek için onu satmak zorunda kaldık. Biz ilk kurbanlardanız; 1 Eylül 2016 tarihinden sonra tam iki yıl kapı kapı dolaşmama rağmen iş bulamadım, bulamadık. KHK’lı, üstelik “FETÖ” yaftasıyla damgalandığımızı anladıkları anda insanların yüzlerinde ve bedenlerinde temayüz eden o tepkisellikle karşılaşmak kelimelere sığmayan bir durum. Nasıl anlatayım bunu, insanlara nasıl kızalım, nasıl kırılalım, insanlar ne yapsın?! Bu arada editörlük, aile danışmanlığı gibi işler yaptım. Unutmadan söyliyeyim, belki para kazanabilme yolu açılır diye figüranlık bile yaptım. (Şimdilerde figüranlığa yardımcı oyunculuk diyorlar; “Oscara aday gösterilen ilk figüranım.” diyerek kendimle çok dalga geçerim.) Bu süreçte bir gençlik romanı bir de bilimsel kitap yazdım ama yayınlayacak yayınevi bile bulamadım. Düşünün artık. En sonunda şimdiki çalıştığım firmada iş buldum. “Hangi yollardan geçtiniz?” sorusu yine aşırı zor bir sorudur, bu bir kitap konusudur.

Pembe Kanatlar, yeni kitabınız. Yıllar önce yayınlanan ve çok satan Beni Affeder misin Sevgili adlı kitabınız tekrar satışta. Yeni kitabınızda okuyucuyu neler bekliyor?

Ben gençleri farklı seviyorum ve bu dönemde böyle bir dünya ve toplum bırakarak onlara haksızlık ettiğimizi düşünüyorum. Onların yaşındayken büyüklerime karşı öfke içindeydim, 80 kuşağı olarak zor bir dönemde büyümüştüm. Şimdiye baktığımda ise utançtan iki büklüm oluyorum. Bana bırakılan dünyada umutlarım çalınmamıştı; çalışarak yol yürüyebileceğime, hakkım gasp edildiğinde hakkımın bir şekilde teslim edileceğine dair inancım ve güvenim vardı. Hayat hikayem bu inancın gölgesinde yaşanmıştır zaten. Düşünün; otuz üç yaşındayken, dört çocuklu, boşanmış bir kadın olarak lisans eğitimine başladım ben! Etrafımda “Bu yaştan sonra okuyup öğretmen mi olacaksın?” diye alay edenler vardı. “Hayır” diyordum onlara, “sadece öğretmen olmayacağım, bütün hayallerimi gerçekleştireceğim!” Hem öğretmen oldum hem de bütün mesleki hayallerimi gerçekleştirdim, yaptım bunu, o yolları yürüdüm ben. Bir de şu ana bakın Allah aşkına, ellerime ve ayaklarıma öyle bir pranga taktılar ki karşı sokak bana yabancılaştı. Fakat bilemedikleri ve sezemedikleri bir şey var: Nietzsche’nin kavlince diyeyim onu: Öldürmeyen acı güçlendirir. Dahasını diyeyim: Öldürmeyen acı her gün hatta her an yeni bir insan yaratır, acıda öylesine büyülü bir yaratım gücü vardır ki bunu acıya neden olanlar asla bilemez, anlayamaz ve algılayamaz.

İşte Pembe Kanatlar gençlerden bir özür dileme eylemi gibi geldi, gönlüme oturdu. Ergenlik çağındaki beş gencin, kendilerini hapseden ailevi ve tolumsal prangalara karşı birbilerine destek olarak kendi tercihlerini yapabilme güçleri hikayeleştirildi kitapta. Gençlerin yüreklerinden tutmaya çalışan bir kitap anlayacağınız.

Beni Affeder misin Sevgili ise ilk romanım, pek çok kadının başucu kitabı oldu, acılarına, yüreklerine ve kendiliklerine dokundu. Kendine yürüyen bir kadının sarsıcı, sorgulayıcı ve sağaltıcı hikayesi… Yazıldıktan on sekiz yıl sonra KDY’de yeniden göründü. Çok heyecan verici bir süreç, çocuklarıma yeniden kavuşmuş gibi hissediyorum. Diğer kitaplarımı da KDY’de yeniden hayata döndürmeye çalışıyorum. Bu süreçte yazdığım başka bir romanım var, Yaz Ayazı… Onu yayınlamak için güneşin açmasını bekliyorum.

Akademi bireyin yakasını tuttuğunda normal şartlar altında kolay kolay bırakmaz. Akademik çalışmalarınıza devam ediyor musunuz?

Akademi mi beni bırakmıyor ben mi akademiyi, bilemem. Üniversitede hayallerimi süsleyen o Antik Yunan felsefesinin academia dünyasından ne denli uzak olunduğunu gördüm, bu anlamda masumiyetimi kaybedeli çok oldu ancak her bilim insanının academiası kendi içindedir. Öteden beri akademik çalışma yapmak için uygun zaman bulma lüksüm hiç olmadı, hep zamanı kovalayarak, hep tetikte kalarak, az zamanda çok şey öğrenmeye çalışarak yaşadım. Tezlerimi zorlu çalışma koşulları içinde yazdım, buna talimliyim öteden beri. Bu süreçte de kendi academiamda hep işledim, çalıştım, yazdım. Bana öyle geliyor ki ne kadar uzun yaşasam yapacak işlerim bitmeyecek… Yapmak istediğim öyle çok şey var ki. Bu günlerde intihar eden kişi yakınları üzerine bir çalışma yapıyorum, benim için yeni bir alan. Duygusal anlamda hırplayıcı bir çalışma, derinlemesine görüşmeler çok acılı geçiyor. Sırada pek çok konu var; bir gün tek işimin bilimsel araştırma yapmak ve yazmak olmasını diliyorum, başka ne diyebilirim ki.

Türkiye’de dindar olarak ifade edilen kadın profilini konuşmak istiyorum. Erkek egemen toplumda dişil kişilik olarak var olma ve din olgusu hakkında ne söylemek istersiniz.

Gülesim var şimdi… Yoksa hep birlikte ağlasak mı? Bu soruya nasıl cevap verilebilir ki? Akademide bütün çalışmalarımı kadın üzerine yaptım, hep alandaydım. Hayatım kadın sesleriyle, duygu ve düşünce dünyam kadın hikayeleriyle dolu. Bu romancılık yönümü de besliyor doğrusu. Türkiye’de kadın konusu her geçen gün karanlığa gömülüyor. 80’lerden sonra feminist kadın çalışmaları bağlamında alınan yol son dönemlerde adeta katledildi. Bu ayrı bir yara; kadın özgürleşimi konusu son dönemlerde “dindar” demiyeceğim, “dinci” söylemler, eylemler ve yönelimlerle on yıllarca geriye götürüldü. Ben dinî inançları olan bir kadınım, dini kendimce bir anlama ve yorumlama yönelimim var. Dinî duygu, kendi var oluş düzlemimde beni özgürleştiren bir olgudur, halbuki aynı dini araçsallaştırarak kadın özgürleşimini baltalayan korkunç bir paradigmanın içine düştük. Üstük bu paradigma tamamıyla erkek sesli değil, kendisini “dindar bir kadın” olarak tanımlayan sosyal aktörlerce benimsenen, desteklenen ve hayata geçirilen bir süreç bu. Bir zamanlar “din kardeşlerim” diyerek sevgi ve saygı duyduğum bu kadınlara karşı onarılamaz bir kırgınlık duyuyorum.

Soru o kadar kapsamlı ki, neresinden tutacağımı bilemiyorum. Ben Zehra olarak özgürlükçü bir ailede yetiştiğim ve kadın/dişil bir oluş olarak kendimi hiç bir zaman hayatın geri planında algılamadığım için hiç bir güç bana “özgürsüz, geri planda” hissetiremiyor. Gündelik hayatta ve akademide (“eril” demeyeceğim, bu konuda erkeklere belli ölçüde haksızlık edildiğini düşünüyorum) geleneksel/totaliter zihin duvarlarına ne zaman toslasam o duvarları yıkmayı hep başardım. Hiç kimse bana bir kadın olarak kendimi güçsüz hissetiremedi; hissetiremez, çünkü güçlüyüm. Zayıflığım, güçsüzlüğüm, acz içine düştüğümü hissetiğim konular kadınlığımda değil insanlığımda temerküz ediyor. Dolayısıyla hiç kimseye ve kuruma kendimi ispat etmeye ihtiyacım yok, ben olduğum gibi biriyim. Bu kadar…

Bu kadar yaşanmışlığı olan bir kadın olarak aynaya baktığınızda ne görüyorsunuz?

Aslında sorularınıza hep bu bağlamda cevap verilmiş oldu, duygudan bağımsız mekanik cevaplar veremiyorum. Aynaya baktığımda çok güzel, ışıl ışıl bir kadın görüyorum. Bu hâli, öğrenmeye duyduğum iflah olmaz açlığa borçluyum. Ben hep öğren(i)ci olmayı sevdim, öğretici olmayı sevmedim. İnsan öğrenmek için yola çıkarsa, o yol her gün yürüdüğü yol bile olsa, attığı adımın hiç birinde aynı kişi ol(a)maz, zorunlu koşuldur bu, değişim ve dönüşüm demektir. Heraklatios kavlince, işte her şey akıyor. Bu akış içinde baktığım en önemli nokta kendiliğimi keşfetmek oldu. Hep kendime karşı savaşmayı, kendi duvarlarımı aşmaya çalışmayı seçtim, bunun ne kadar önemli bir seçim olduğunu yaşım ilerledikçe daha iyi anlıyor ve şükrediyorum. Bu bakımdan son dört buçuk yılda yaşadığım tek bir anı dünyanın bütün hazinelerine değişmem. Bu süreçte öğrendiklerim dünya üzerindeki hiç bir üniversitede okutulmuyor, okutulamaz. Bu anlamda çok yorgun olsam da mutluyum, çok iyiyim. Öyle özgün ve özel bir hayatım oldu ki, buna nasıl şükredeceğimi bilemiyorum. Nasıl desem, kendimi yanardağların içinde temayüz eden bir çekirdek, bir fidancık gibi hissediyorum.

Röportajın kaynağına buradan ulaşabilirsiniz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir