Müslüm, Freddie Mercury, Jackie ve Şehriyar’ın Masalı

Veysi Dündar

Freddie Mercury’yi ölümünden 27 sene sonra sinema perdesine taşıyan filmden çıkarken kafamda uçuşan yüzlerce fikri nasıl bir araya getiririm diye düşündüm durdum.

Bir kaç hafta önce Müslüm’ü izlerken hissettiklerimin dejavusu gibiydi aslında. Müslüm’ün esinledikleri ile oluşan paralel bir dünyaya düşmüş gibiydim.

Timuçin Esen-Rame Malek, Freddy Mercury-Müslüm Gürses, Müslüm Aktaş-Faruk Bulsara, Urfa-İran, İstanbul-Londra, Kürtler-Zerdüştler hepsi birbirine karıştı.

Hz. Peygamber’den sadece bir yüzyıl sonra Anadolu’yu kasıp kavuran koca Sasani İmparatorluğunu yerle bir eden İslam akınlarının dönüp dolaşıp bir tarafta Freddie Mercury’yi bize armağan eden tarihsel kelebek kanadının çırpınmasını başlattığını resmettiğini düşünmekten alamadım kendimi.

1500 sene önce rahme düşen bir tohumun dönüp dolaşıp dişlek bir adamın gırtlağından yayılan ilahi bir sese dönüşmesi idi aslında hikaye. Ötesi değil.

Müslüm’ün ataları ile Faruk’un atalarının yolu kesişti mi bilinmez ama Sasanilerin yıkılışına giden süreç Zerdüştleri Hindistan’ın görece toleranslı ılıman iklimine sürgün ederken, Kürtleri de Mezopotomya’nın dağlarına ovalarına dağıttığına göre, bir şekilde en azından başlangıçta içiçe olmasa da yanyana yaşadıklarını varsayabiliriz.

Tarihsel bir perspektiften başlayan ve 1960’lar biterken müziğin iki benzemez görünen tınısından neşet eden hikayeler, bu birbirini takip eder gibi arz-ı endam eden filmlerle kafalarda imgelerde kendine yer buldu.

1960’lar biterken İngiliz hippiler, Katmandu’ya giden otobüsleri Sultanahmet meydanına vardığında, bizim türküleri muhtemelen duymuştur. Çok sonraları Türkler özellikle Londra’da taksi işine girdikçe kasetlerinden yayılan müzikler arasında Müslüm’ü de Londra ahalisine dinletmişler midir bilinmez. Bu vesile ile belki Freddie Müslümü duymuş olabilir. Müslüm Freddie’den mecburen haberdardır tabii ki. Sonuçta kârda olan biziz. Hem Müslüm’ü hem Freddie’yi tanıdık.

Her iki filmin sinematografik, oyunculuk ve müzikal mukayesesi bolca yapıldı yapılıyor. Bunlara girmek her bir başlıkta biraz da öznellik içerecek şekilde tekil değerlendirmede bulunmak istemedim. Merak eden Googlede araştırır zaten. Aslında Müslüm filmine dair duygularımı da kaleme dökmüştüm.

Müslüm filmini izlememiş de olsam Freddie’nin filmini ilgi ile takip ederdim. Ama her iki filmin de neredeyse aynı ölçüde gözlerimi doldurmasına dair de iki kelam etmeden geçemeyeceğim.

İnsan imgesi aslında akan bir nehir gibi. Bu nehre dünyayı sığdırmak mümkün. Belki de insanı eşref-i mahlukat yapan tam da bu. Koskoca bir dünyayı değil güneş sistemini de değil kainatı zihnimizin o küçük kıvrımlarına sığdırabiliyoruz.

Müslüm’ün filmi için tam da benim içinden geçtiğim hayat demiş idim. Tabii ki Müslüm gibi kişisel tarih acılarına bu seviyede düçar olmamış idim ama ülke tarihinde kesişen kodların bir çoğunu filmde görmüş, Müslüm’ün hikayesinden kendi kişisel tarihime teğeller atabilmiştim. Müzikal olarak çok da favori müziğim olmasa da ilham ettikleri ile benim gözlerimde yaşların birikmesine yetmişti.

Bohemian Rhapsody’nin Youtube’da izlenme sayısı 714 milyon. Dünyada onu bilmeyen belki de ormanların derinlerinde yaşayan kabileler ve bizim evlilik programı izleyenlerimizdir. Dünya tek bir ülke olsa ve ona bir marş yazmak gerekse belki bu şarkı bu görevi üstlenebilir.

Sasani Krallığının yıkıntılarından yaya olarak kaçıp en sonunda üzerinde güneş batmayan imparatorluğa sığınan hadi diyelim 60 kiloluk bir et ve kas yığının dünyaya bize bir ödül olarak gönderildiğini düşünen ilk kişi olabilir miyim?

İnsan yaratıcılığının sonsuzluğunu, kültürün ve sanatın o içiçe geçmiş örgüsü içinde Freddie’ye bahşedilmiş o dışardan biraz tuhaf görünse de 4 oktav genişliğinde şarkı söyleme imkanı veren dişlekliğe şükretmek için çok nedenimiz var.

Müslüm’ün bende çağrıştırdığı oldukça kişisel, hadi diyelim ülkesel eksiklik duygusu ile dökülen yaşlar, Freddie için bambaşka bir nedenle toplandı göz pınarlarımda.

Dünyada neredeyse 10 kişiden birinin youtubeda paylaştığı bu ortak şükür nesnesi iyi ki var olmuş. Freddie olmasa idi dünya olduğundan daha renksiz olacaktı. Tek bir insanın sadece şarkı yaparak ve söyleyerek dünyayı olduğundan daha güzel hale getirebileceğinin kanıtı idi Freddie.

Müslüm’ün Freddie’yi kıskanması için hiçbir neden yok. Müslüm de Freddie kadar tanınmayı hak ediyordu ama emperyalizm buna izin vermedi diye durumdan vazife çıkaranları da ilgili yerlere havale ediyorum.

Bu derin mevzu için kitap yazacak kadar kendimi motive hissetmeme rağmen sınırlarıma saygı göstermek adına yine de Bohemian Rhapsody’nin, yani filme adını veren müthiş şarkının esinleri ile, kelamı bitirmek istedim.

Sözleri adeta insanlık tarihine özet geçen şarkının Bismillahirrahmanirrahim’in kısa versiyonunu da içeren detayları beni çok uzak esinlere götürdü.

Scaramouche, Fandango, Beelzzeub ne ola ki?

Dünyanın en iyi tanıdığı Parsi olan Freddie Mercury kadar olmasa da, iyi bilinen bir diğer Parsi yani orkestra şefi (ki ben onu hep İsrailli sanırdım) Zubin Mehta’nın da aynı sürgünün bir ardılı olduğunu öğrenmiştim.

Mehtanın klasik müzik izleri bir diğer esin kapısını açtı :

Freddie’den 1 yıl önce doğup 4 yıl önce kuğu şarkısını andıran hayatını kaybeden (Du Pre 25 yaşında MS’e yakalanan ve sadece bu 26 yılda yaptıkları ile unutulmazlar arasına giren bir virtüözdür) dünyanın en önemli çello sanatçılarından Jacqueline Du Pre’nin hayatını konu alan Jackie ve Hillary filminin son sahnesinde İngiliz besteci Edward Elgar’ın çello konçertosu fonda Du Pre’nin çellosundan yükselirken; senaryoda Bohemian Rhapsody’nin bu Bismillahlı bölümündeki gibi tuhaf isimleri zikreden bir dış ses yükselir. Masalları çağrıştırır bu dış ses. Cimbarozo Cotopaxi , Orinoco, Kalahari.

Belki dünyanın tarihi diye bildiğimiz şey aslında Şehriyar’ın zekasından dökülen 1001 geceye yayılmış o hiç bitmeyen masallardan ötesi değil.

Bize en güzel masalı anlatan bazen Müslüm, bazen Freddie bazen Jackie. Ama masaldan ötesi yok hadi son sözü de bu çağrışımlar denizinden masalların masalının şairi söylesin :

Su başında durmuşuz.

Su serin,

Çınar ulu,

Ben şiir yazıyorum.

Kedi uyukluyor,

Güneş sıcak.

Çok şükür yaşıyoruz.

Suyun şavkı vuruyor bize,

Çınara bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze…

(*) 25 Kasım 2018’de yayınlanmıştır

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir