KHK Platformları: Aidiyetleri Aşan Mücadele Olanağı

Esra ERGÜZELOĞLU

140.000 kişinin yargısız infazla 30 ayrı KHK ile kamu kurumlarından ihracı, AKP-MHP’nin merkezde olduğu ve çeperlerde bunlara açık ya da utangaç biçimde eklemlenmiş –kendisini sağda ya da solda tanımlamasının bir önemi kalmayan cemaatlerden oluşan- “post-milliyetçi cephe” diyebileceğimiz bir grubun, devlet örgütlenmesi içinde ve dışında politikalarına karşı çatlak ses çıkarabilecek, eleştirme potansiyeli taşıyan herkesten bir süreliğine de olsa kurtulmasını sağladı.

Adli, askeri, akademik, idari bürokratik mekanizmadan yapılan bu “temizlik”, tüm toplumun üzerine güvensizlik, korku, endişe duygularını tetikleyen bir karabasan gibi çöktü. Millliyetçi Cephe çizgisi 1970’lerden beri biriktirdikleri deneyimi askeri müdahalelerin de kaldıracı ile mükemmelleştirmiş, milli ve yerli diye diye küresel sermaye fraksiyonları arasında manevra yeteneği kazanmıştı. Neo-liberal iktisat politikaları ile küresel ekonomik sömürü mekanizmalarına bağımlılık arttıkça siyasal zor mekanizmaları da gittikçe incelip derinleşti. 80 darbesi sonrasında olduğu gibi doğrudan askeri ve milis güçleri kullanarak fiziksel işkence ile yapılabilecek bir temizlik operasyonu, küresel kapitalist dünyayı tedirgin edecekti ve belki de bu kadar geniş bir kapsama ulaşamayacak, dirençle karşılaşacaktı.  Bu nedenle darbe girişimi sonrasında ABD, AB’nin başını çektiği kapitalist bloğa “köhnemiş, devletçi, ulusal, sol, komünist” unsurları temizleme olarak sunulan bir operasyon başlatıldı. Öyle ya, küresel kapitalist dünya, soğuk savaş dönemi ve sonrasında bu tarz temizlik operasyonlarını kendisi meşrulaştırmıştı. Türkiye gibi standartları yakalama ile sorunu olan bir ülkede aynı yöntemlerin ölçüsüz, ilkesiz, gerekçesiz bir biçimde hoyratça yaygınlaştırılmış olması sadece küçücük bir ayarsızlık olabilirdi.   

Avrupa Komisyonu tarafından akredite edilen OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu (OHAL Komisyonu)  “üstün” standartlı Avrupa ile Türkiye arasında kurulan yasak ilişkinin ilk göstereni oldu.

Yarı yargısal mekanizmalar, ABD ve AB gibi merkezlerde yargının iş yükünü azaltmak, verimlilik, hız gibi gerekçelerle savunula gelmekteydi zaten. Ancak temel hak ve özgürlükler konusunu böylesi hukuk ötesi bir komisyona devretmenin teorisi henüz üretilmemişti, ilk pratik varsın Türkiye’den gelsindi. Komisyon dört yıldır yargıya erişimin önüne bir bariyer gibi dikildi ve hak ihlalini ortaya çıkarmak bir yana, kendisi hak ihlali üreten bir şiddet aracına dönüştü. Bekleme salonunun boğucu koşullarına dayanamayıp intihar edenler, sağlık olanaklarına ulaşamayan ölümcül hastalar, toplumsal lince maruz kaldığı için bir daha asla eski durumuna ulaşamayacak olanların yaşam hakkı ihlallerinden bizzat sorumlu oldu.  Diğer hak ihlalleri üzerine de epeyce yazıldı çizildi. Yargı her ne kadar üst düzeyde siyasallaşmış olsa da hızlandırma reformları ile makul süreler içine çekilmeye çalışılıyordu.

OHAL Komisyonu aracılığı olmadan yargıya gidilebilseydi şimdiye kadar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi sorumluluk almak zorunda kalacaktı. OHAL Komisyonu Avrupa Komisyonun süreçteki rolünü maskeleyecek kadar uzun bir oyalama süreci ile bezginlik yaratarak, sorumlulukları zamana yaydı.

“Köhnemiş, devletçi, ulusal, sol, komünist” ambalaj, yani 140 bin içinde sadece 5 bin kadar KESK’li ihraç. Bunlara alevi-kürt kimliğinden dolayı ihraç edilen örgütsüzleri de eklersek  % 5’i bulur belki.  Dışarıya “komünist avı” olarak gösterilen ama aslında post-milliyetçi cephe iktidar bloğunun 2013 öncesi doğal bir parçasına ve sempatizanlarına yönelen bir operasyon. Fethullah Gülen cemaatinin özellikle adli ve idari bürokrasideki, şimdiki AKP-MHP koalisyonuna da miras kalan öğretileri nedeniyle suçlanmakta. Ancak bu konuda sular oldukça bulanık. Kendi cemaat sempatizanlığını ya da işbirliğini saklamak için ya da Etkin Pişmanlıktan (EP) yararlanabilme koşuluyla itirafçı olanların kurbanları çok. Birçoğu da samimi dini gerekçelerle cemaat ile bir şekilde ilişkilenmişlerden oluşmakta.

15 Temmuz öncesi herhangi bir kamu makamında cemaat bir ayrıcalıkken cemaat yayınları, okulları, bankaları bir statü simgesiydi ve birçok insan bu göz kamaştırıcı ışıltıya kapılmış gibiydi. Hala herhangi bir dini cemaat referansı olmadan herhangi bir kamu kurumu ile ilişkili taşeronlara mevsimlik işçi olarak bile yerleşmek mümkün değil. Mülki idare amirlikleri, yargıç ve savcılık makamları, müfettişlikler, uzmanlıklar, belediye bürokrasilerinde sınavla liyakat usulü işe alma usulü, 2003 sonrası AKP hükümetlerinin hiç birinde işlemedi. ÖSYM faciaları Gülen cemaatine fatura edilmiş olsa bile sadece Üniversitelerde 2016 sonrası kadrolaşma modelleri ile ilgili gazete arşivleri, hiçbir şeyin değişmediğini göstermeye yeterli.

Ama Gülen cemaati, en büyük günahlarını sıradan memurluklarda ya da dini sohbet gruplarında değil,  yargıda, “Gezi”de, ortam dinlemelerinde ve Kürt illerindeki polis şiddetinde sergiledi. Sular bu kadar bulandırılmasaydı bu iki bürokrasi şimdiye kadar, üstelik “yargısız infaz” kolaycılığına kaçmadan baştan başa yenilenebilirdi.

Post-milliyetçi cephenin ilk başarısı, “FETÖ” olarak adlandırdığı ilke, kural, hukuk yoksunluğunu belli başlı kişilere özgüleyerek kendisini bundan muafmış gibi gösterebilmesi oldu. Oysa bürokrasiler, siyasi üstlerin verdiği emirleri uygulayan birer makine gibi kurgulanır, emir-komuta zincirlerinde asıl sorumluluk üst kademelere aittir ve küçük memurlar kendi işleri ile ilgili çok sınırlı yetki ve sorumluluklara sahiptir. Özellikle en sıkı hiyerarşilerin uygulandığı askeriyede ve poliste, göreve yeni başlamış, genç, tecrübesiz “emir kulları”nın cemaate göre mi, yoksa üstlerine göre mi hareket ettiği nasıl saptanabilir? Gerekli eğitimi vermeden, yetki ve sorumluluklarını belirlemeden bu kişiler neden ve nasıl silahlandırılmış olabilir. Bu ve binlerce soru boşlukta gezinmekte!

Post-milliyetçi cephenin ikinci başarısı ise kendisine karşı blok oluşturabilecek muhalif kesimi dumura uğratmış olması. Muhafazakar, liberal, sağ ideolojiler kadar, sol, sosyalist, Kürt hareketi örgütlerinin de cemaat tarzında örgütlenmeye koşullanması. “Biz” duygusu, “biz bize benzeriz” öğretisi, kendi gibi olmayanı ötekileştirme dışlama mekanizmaları. Muhalif tutumundan dolayı ihraç olan bir yargıç, Kürt illerinden bir taşeron belediye işçisi ile bir araya gelebilir mi? Askeri bürokrasideki bir teğmen, bir barış akademisyeni ile ilişkilenebilir mi? Olan bitenden birbirini sorumlu gören kesimler, “sivil ölü” olarak eşitlendikleri durumda birlikte mücadele etme zemini bulabilir mi?

KHK’lara karşı hak arama mücadeleleri sol-sosyalist-sendikalist sokak eylemleri, Yüksel direnişi, bireysel ölüm orucu deneyimlerinden geçti. Muhafazakar ya da örgütsüz kesim ise daha çok sosyal medya düzleminde var olma, görünür olma çabası verdi. KHK platformları deneyimi yaşanmamış olsaydı bu iki dünyanın kesişme ihtimali kısa vadede düşünülemezdi. İHD’nin hak anlayışı ve politik duruşu, hak arama temelli bir aradalığı mümkün kılan tek ortak zemin oldu.

Adana ilk etkinliklerinden itibaren Münir Korkmaz hoca ile tanıştığım bu mücadele bir buçuk yıldır epeyce bir mesafe kat etti. 26 şehire yayıldı. Öncülerden bir diğer isim Prof. Dr. Haluk Savaş, KHK mücadelesini kanser ile mücadelesinin önüne koyarak son nefesine kadar bu sürece emek verdi. Platformlara dahil olan her KHK’lı ile teker teker ilgilenerek, tartışarak, anlaşarak zaman zaman kavga ederek yürütülen bir süreç işletildi.

Bu platformların en büyük başarısı, bir arada durması imkansız kesimler arasında yeni bir ilişkilenme tarzı yaratması oldu. Gerilimli, kırılmalı, tartışmalı yeni bir deneyim. Cemaat tipi örgütlenmeye alışmış sağ ya da sol politik ilişkilenme tarzlarını epeyce zorlayan ve bu nedenle sürekli saldırılara uğrayan bir oluşum.

İşin ilginç yanı saldırıların tam da ihraçların geleneksel olarak ilişkilendikleri kendi politik çevrelerinden kaynaklanıyor olması.  Her dünya görüşünün nihai amacının kitleselleşmek olduğu düşünülürse bu kendi içine kapanma, küçük, tanıdık, bildik çevrelerde kalma ısrarı üzerine düşünmek gerekiyor. Karşıtına dokunursa ona dönüşeceği ya da onun etiketiyle yaftalanacağı korkusu aslında o dünya görüşünün zayıflığına bir işaret olmaz mı?  Üstelik burada kendi görüşüne ikna etme de söz konusu değil. Asıl amaç hak mücadelesi ve bu mücadele olanağında asgari bir yan yana duruş sadece.

İhraçlığa gerekçe olan şey ne olursa olsun, ihraçlık kategorik olarak red edilmelidir. Bu mücadele sadece bugün, burada olanlar için değil, bir daha olmaması için ilkesel düzeyde verilmesi gereken bir mücadeledir. Bunun altında öznelere ait başka suçlar, ilişkiler varsa bile bunların sorgulanacağı yer adil, aleni, savunma hakkının tanındığı, anayasal, meşru yargı yerleridir. Hak mücadelesi içinde ihraçlık koşullarına, “sivil ölüme” mahkum bir kişinin suçlarını, düşüncelerini, ilişkilerini sorgulama işini, aynı mağduriyetten muzdarip insanlardan beklemek kadar abes bir durum olabilir mi? “Ama onlarda şunu yaptı” “Ama onlar da böyle düşündü” gibi savlarla hareketsiz kalmayı ya da sadece kendi cemaatini seçmenin politik anlamda gidebileceği yer neresi olabilir?

Elbette başka zeminlerde mücadele olanağı varsa ve hak kaybına uğrayanlar bizzat kendileri için savaş vermeye, örgütlenmeye olanak buluyorsa bütün hak mücadeleleri değerlidir.

KHK platformlarını eleştirmeden önce diğer politik örgütlerin bu açıdan öncelikle kendi muhasebelerini yapmaları beklenir. KHK platformları, mücadele gücü olmayanlara, haklılığını anlatmaya mecali kalmayanlara; birbirine saygıyı yitirmeden, birbirinin kırmızı çizgilerine dokunmadan birlikte hareket etmenin önemini öğretmiş olması açısından şimdiden Türk siyasi hayatında önemli bir yer edinmiştir.   

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir