Hasankeyf’in Son Hikayesi

Veysi Dündar

2 haftadır Doğu turundayım. Yurtdışı turizmi bizi ayakta tutan gerçeklik imiş. Esnaf şimdi köşe bucak en çok para harcayan Arapları arıyor. Kendi çapında bir yazar olarak bende, durumdan vazife üstlendim ve dış turizm nasılsa mümkün değil bari iç turizmi canlandıralım diye düşündüm. İl il, ilçe ilçe gezdiğim yerleri yol hikayesi eşliğinde yazıyorum. Ve vatandaşlarımızı Doğu’ya seyahate davet ediyorum. Hem D vitamini hem de kurallara (maske, hijyen, dezenfektan…) riayet edilirse Korona’dan korunmak mümkün oluyor.

2 Temmuz’da Hasankeyf’te idim. Bunu da makaleye dökmüştüm. Çok kişiye ulaşmamış olmamalı ki makale, AA’nın yani Anadolu Ajansı’nın paylaşımı ile daha bir tartışılır oldu.

“Bir insanın ortalıkta ‘ben yazarım ben yazarım’ demesinden daha grotesk bir şey yok. Ötekileştirme isimli kitabımı okudunuz mu bilmiyorum; bir yazarın bir süre beyninde gezinme imkanı bulursunuz kitabını ya da makalelerini okuduğunuzda. Okur için bu ilginç bir deneyimdir. Sosyal stratejide; yazarlar aptallıklarını ya da çelişkilerini saklamaya çalışırlarmış. Kişi diğer insanlardan daha akıllı olduğunu düşünmediğinde rahatlarmış. Sıradanlığımı çok değerli buluyorum. Bugünkü makalede bu sıradanlığımın dışavurumu ifşasıdır.” demiş ve Hasankeyf’i farklı bir örgü ile yazmıştım.

“Dün sevdiğim kadının doğum günüydü. Benden kendi ayrılmak istemişti. Son bir kaç ay kabus gibi geçiyordu. Kişi hazırlıksız yakalanmışsa ayrılığa, içindeki sevgiyi eksik ifade etmenin ya da muhatapa eksik anlatmanın sıkıntısını şişkinliği yaşar.
Bu duygu ve düşüncelerle güne başlarken, kırmızı gülleri ince zincire anahtar kolye ve çikolotayı uzaktan göndermiştim bile “doğum günün kutlu olsun” diye.
Bugün istikametim Hasankeyf idi. O da benim gibi kaderine terk edilmişti. Beni bir o anlar diye düştüm yollara. Açtım yüksek sesle Serkan Kaya’yı; beraber söylüyorduk:
Yürekten geçeni dökemem dile (dökemem dile)
Gözden akar yaş ama nafıle (ama nafıle)
Duygular vurmuş şimdi sahile
Vazgeçebilsem düşünmem bile
Duygular vurmuş şimdi sahile
Vazgeçebilsem düşünmem bile
Dağların dumani yok yarın imani
Ayruluk dedin da daha değil zamani

Mardin’den hareketle Midyat üzerinden Gercüş, Becirman derken eski ekonomi bakanı Mehmet Şimşek’in köyünden Kefre’den 20 km kadar sonra Hasankeyf’e vardım.
Fakat o da ne? Hasankeyf’in eski girişi maalesef sular altında idi artık. Eskiye ait ne varsa, sulara gömülmüştü. Hasankeyf adeta yüzme bilmeyen ben gibiydi ve baraj gölünde boğulmuştu. Ne eski köy ne mağaralar ne oyuklar ne harabeler hiç bir şey yoktu.
Evet, 12 bin yıllık Göbeklitepe’yi bulduk diye naralar atarken, gözlerimizin önünde Hz. Yusuf misali, kardeşlerince nasıl ki kuyuya atılıp ölüme terk edildiyse, bölgedeki tüm kardeşler Hasankeyf’i de öyle bir kuyuya attılar ki, daha da sittin sene su üstüne çıkıp nefes alamaz artık.

Sevdiğime bunları haykırmak isterken, Hasankeyf içinde yeni meskenlere yeni pasajlara ve yeni yerleşim alanlarına yerleştirilen esnafta aynı sözleri haykırıyordu eski sevgililerine eski müşterilerine eski yaşam alanlarına adeta…
Son bir kez daha yar seni görsem (yar seni görsem)
Olan biteni yüzüne desem (yüzüne desem)
Gözlerime bakıp sende dinlesen
Halimi derdimi sevdiğim bilsen
Gözlerime bakıp sende dinlesen
Halimi derdimi sevdiğim bilsen
Dağların dumani yok yarın imani
Ayruluk dedin da daha değil zamani

Hasankeyf için herhalde elli makale yazmışımdır. Onlarca yol hikayem vardır burası ile ilgili. Ne ben ne de Hasankeyf, sesimizi duyuramadık. Boğulduk.
Yeni yerleşim alanı olan Hasankeyf’te esnaf var fakat müşteri yok. Dükkan var fakat kiracı yok. Ev var fakat oturan yok. Havası sönmüş. Şarkıda geçerdi “ama ruhu yok” diye işte öyle bir haleti ruhiye ile gezdim, gezindim, gezmeye çalıştım. Hasankeyf’in keyfi kaçmış, tarihe dokunadan, zerre duygu almadan dönüş yoluna koyuldum. Hasankeyf’te terk edilmiş olmanın acısını yaşıyordu.
Taşınabilecek tarihi minare kubbe cami, imkanlar ölçüsünde aslı olarak taşınmış. Taşınamayanlar ise müzeye kaldırılmıştı.
Halkın hizmetine sunulan pasajlar geniş ve kullanışlı olsa da, o daracık sokaklar, taş dükkanlar, kalabalık bir görüntü arz eden pasajlar daha iyiydi gibime geliyor.


Yeni evler müstakil ve villa tarzında yapılmış. Herkesin kendine özel belirli bir alanda bahçesi vardı. Keşke bu ev sahiplerinin eski evlerine dokunulmasaydı, müze olarak tüm ilçe çevrelenseydi, yaşam alanı olarak bu yeni yerleşim alanı kullanıma öyle sunulsaydı. Bir yanda eski Hasankeyf, ortada baraj gölü (mavi-yeşilimsi renkte) ve diğer yakada da yeni yerleşimli Hasankeyf olaydı…
Tarihten kopmak mıdır bu, tarihi gelecekle harmanlamak mı? Takdiri size bırakıyorum.

Çobanların eve dönüş saati ile beraber bende geri dönüş yoluna koyuldum. Çobanlar otlattıkları hayvanlarla köylerine bizim gibi otobandan yavaş yavaş ilerlerken, ben de kendi köyümden geçiyordum. (Şenköy/Epşe) Dilimde üstteki türkü, aklımda beni terk eden sevdiğim ve bir o kadar mahzun bulduğum Hasankeyf vardı. Hep bir ağızdan bağırıyorduk:
Son bir kez daha yar seni görsem (yar seni görsem)
Olan biteni yüzüne desem (yüzüne desem)
Gözlerime bakıp sende dinlesen
Halimi derdimi sevdiğim bilsen
Gözlerime bakıp sende dinlesen
Halimi derdimi sevdiğim bilsen


Hasankeyf yeni haline alışmaya çalışıyordu. Neyi unutmadık ki, eski Hasankeyf’i de unutacağız elbette. Bende unutacağım elbet.
Belki de yaz aylarında sarı ve kahve renkten oluşan adeta dama tahtası görünümlü bu coğrafyaya, su şifa olur, yeşillenir. Havasını, iklimini, doğasını değiştirir. Zira baraj gölünü bir uçtan bir uca gezmek istedim, araba yolu imkan vermedi. Çok büyük bir baraj bu. Bu halden sonra yeni bir Hasankeyf icad oldu. Yeni bir hayata namzet olacağı kesin. Etkisini, değişimi ve eskiye özlemi beraber deneyimleyeceğiz.

7.7.2020

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir